Takma Göğüslü Kadın, Deli Borsacı ve diğerleri

Edebiyatta her zaman ikincil karakterleri sevmişimdir. Öyküyü onlar öykü yapar çünkü. Ana karakterler anlatının omurgasıdır, ağır yük taşırlar ve bunu kimi zaman kendini fazlasıyla hissettiren bir büyüklenmeyle okura sezdirirler. Ya da yazarın zihninin izdüşümü, sesi, bakışıdırlar. Oysa ansızın doğan ve sıradışı ikincil karakterler zihne atılmış kanca gibidir.

Türk edebiyatında, unutamadığım çok yan karakter var. İlk aklıma geleni hemen söyleyeyim: Beni bütünüyle şaşırtmış, günlerce içime işlemiş bir öykünün yan karakteri. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi’nin Rüyaları” öyküsündeki Takma Göğüslü Kadın. Abdullah Efendi rüya ile gerçek arasındaki bulanık alanda geçirdiği gece sırasında arkadaşlarının da etkisiyle, şehvet duygusuyla bir eve gider. Burada rastladığı, çocuğunu yatağın bir köşesinde yatırmış olan ve Abdullah Efendi’nin itirazına “masum uyuyuversin ne var?” türünden bir cevap veren kadın, Abdullah Efendi’nin tam da dokunmak arzusuyla elini uzattığı sırada, “Sağ göğsüm yok, demin çıkarmıştım, takmayı unuttum” diye çığlık atar. Takma Göğüslü Kadın bu öyküde Abdullah Efendi’nin her biri ayrı ve derin yorumları hak eden rüyalarının anahtar karakterlerindendir. Gerçi duvara asılı zembilde yaşayan ve Abdullah Efendi’ye sürekli “Ben yapmıştım bu yatakta çok amur… Marika, Kalyopi, Eleni” diyen iki yüz yaşındaki Rum erkek de yabana atılamaz.

Sait Faik’in öykülerinin anlatının anlamını tümüyle ifade etmekle görevli bir ana karakterin öne çıktığı öyküsü azdır. Sait Faik, genellikle silik görünen yan karakterleri, iddiasız, ama içten içe büyük öykülerin içinde devleştiren bir yazardır. Dolayısıyla Sait Faik’in “Havada Bulut”unun ada halkının mektuplarını iştahla ve gizlice okuyan postacısı ya da “Haritada Bir Nokta”da ırıpçıların, ırıpa katıldığı halde, bir ufak balığı bile çok gördükleri yoksul adam, yine “Havada Bulut”un Madam Todori’si küçük öyküleri büyük kılan karakterlerdir. Ama beni Madam Todori’den çok, Todori’nin ölümünden sonra, kilisenin kapısında Yorgiya’nın arkadaşının söylediği söz çok etkilemiştir: “Fakirin çanı kısa çalar.”

Feyyaz Kayacan’ın “Bir Deli Değilin Defterleri” adlı öyküsü Türk edebiyatının yüz akı öykülerden biridir. Güçlü, modern, alışılmadık ölçüde simgeci ve yenilikçi olan bu öykünün ana karakteri akıl hastanesine yatırılmış ve karısının kendisini sol eliyle aldattığını düşünen bir kişidir. Bu unutulmaz bir karakterin yattığı hastanede birkaç cümleyle bahsedilen ve kafayı borsa rakamlarıyla bozmuş olan komşu hasta da şaşırtıcı bir “yan-ötesi” karakterdir. O borsacı benim zihnimde önemli bir karakterdir, belki Feyyaz Kayacan’ın zihninde olduğundan daha fazla. Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ni yazmaya başlamadan önce bu borsacıyı da hastanenin bir köşesine yerleştirmek fikri vardı aklımda. Ama karakter zihnimde öylesine büyüdü ki, bağımsız bir hikaye hak ettiğini düşündüm.

O deli borsacı aklımın bir köşesinde duruyor, borsa inip çıkıyor bu arada.

Temmuz 2008

Tamtam Çalan Azrail

1894_1210_Page_01

13 Ağustos 1914 tarihli Servet-i Fünun dergisi 1. Dünya Savaşı’nın başladığını kapağında “tamtam çalan Azrail” resmiyle ilan etti. Batılı bir kaynaktan alındığı belli olan bu illüstrasyonda savaş tamtamları vurgusu yapılıyor, kayaların üstünde, yüzü kurukafa şeklinde resmedilmiş, siyah cübbeli Azrail kemikten ibaret elleriyle üstünde “WAR” yazan bir tamtam çalıyordu.

Osmanlı toplumunun yalnız siyasi, hukuki ve gündelik hayatında değil, kültür ve sanat hayatında da varlığını hissettirmiş olan İslami karakteri dikkate alacak olursak, benim için ilk bakışta çok şaşırtıcı bir resim oldu bu. Çünkü İslam geleneğinde Allah’ın, peygamberlerin, Azrail de dahil olmak üzere meleklerin hatta insanın resmedilmesi hoş karşılanmaz. Dönem dönem bu yasağı umursamayan tasvirlerle karşılaşsak da, özellikle bu konuda, daha katı bir Sünni eğilim kendini her zaman göstermiştir. Bağnaz çevrelerde tasvir en hafifinden İslamın putperestlikle ilgili hassasiyetine yönelik bir umursamazlık olarak algılanmıştır.

Bu yüzden İslami iklimde yayımlanan bir derginin kapağında Azrail’in resmedilmesi Osmanlı’nın o zamanki entelektüel iklimi açısından doğal sayılması gerekse de beni şaşırttı. Ama bu kapağı benim için daha ilginç kılan şey resimde Azrail’e yüklenen rol oldu. Çünkü Hıristiyanlıktan farklı olarak Osmanlı-İslam kültüründe Azrail büyük katliamların ve toplumsal felaketlerin uğursuz kahini olmaktan çok, günahlar içinde yaşamış bireyin ahiret hayatının ve hesap vaktinin habercisidir. Bu nedenle daha çalışmamın başında karşıma çıkan bu Azrail resmini nasıl okumam gerektiğini düşündüm.

Bugüne kadar edindiğim “sorunlu” tarih bilgim, resmi ideolojiler ve karşı ideolojiler tarafından sürekli çarpıtılan Osmanlı-Türk-İslam-Cumhuriyet tarihi anlayışını kendime göre doğruda tutmaya çalışırken aklımı karıştıran sorular, bu resim hakkında yorumlar yapmama yol açtı. Muhtemelen tarihçiler yorumlarımı epeyce sorunlu bulacaklardır. Ama ben tarihçi değilim, edebiyatçıyım ve ilk etkiyi önemserim. Bence ilk etki düşünceye açılan verimli bir kapıdır ve bu ilk etkinin nedenlerini anlatabilmem için tarihte biraz daha geriye, 1839’a gitmem gerekir.

Avrupa’yı kökünden sarsan Fransız Devrimi ve Osmanlı Devleti’nin kendi siyasi ve sosyal dinamiklerinden kaynaklanan diğer nedenler Osmanlı toplumunda siyasi ve kültürel bir Batılılaşma dalgası yaratmıştı. Devrimin ardından başlayan ve Osmanlı’nın geniş halk yığınlarını değilse de eğitimli kesimini derinden etkileyen, gündelik hayattan edebiyata, siyasetten ekonomiye pek çok alanda kendini hissettiren bu dalga Osmanlı’yı 19. yüzyıl boyunca etkilemekle kalmadı, 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin aşağı yukarı ilk otuz yılını da şekillendirdi.

Tarihçilerin çoğu Osmanlı tarihindeki Batılılaşma ve demokratikleşme eğiliminin başlangıcı olarak 1839 Tanzimat Fermanı’nı işaret ederler. 3 Kasım 1839’da halka okunarak yürürlüğe giren fermanla hukuk devletine ilk adım atılmış, özel mülkiyet güvence altına alınarak müsadere kaldırılmış, miras hukuku getirilmiş, tüm vatandaşların can ve mal güvenliğinin sağlanacağı, adil bir vergi düzenin kurulacağı vaat edilmişti.

Tanzimat reformlar, düzenlemeler anlamına gelir ve tarihimizde demokrasinin ilk adımı halkın talebiyle gelmemiş, yukarıdan bir fermanla yani padişah buyruğuyla atılmıştır. Ama Osmanlı hatta cumhuriyet tarihi söz konusu olduğunda ferman-demokrasi çelişkisine şaşırmamak gerekir. Günümüze kadar uzanan bu çelişki, sadece bir zamanlar dev bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti’nin yok oluşunda rol oynamakla kalmaz, cumhuriyet tarihinin de hemen her kırılma noktasında kendini belli eder.

Söz konusu kapakla savaşı duyuran Servet-i Fünun dergisi yayın hayatına 1891’de, bu Batılılaşma dalgası içinde, bilim dergisi olarak başlamıştı. Zamanla Osmanlı edebiyatçılarının ve entelektüellerinin bir araya geldiği bir edebiyat ve kültür dergisine dönüştü. Bu derginin yazarları ve okurları Batı kültürüne Osmanlı’nın sıradan vatandaşlarından çok daha fazla vakıftılar. Batı dünyasını etkileyen olaylardan, gelişmelerden, yeniliklerden haberdardılar ve ait oldukları topluma çağa uygun bir şekil verilebilmesi için düşünce üretiyorlardı.

İslami iklim ile Batılılaşma rüzgarının bir arada yaşandığı bir zamanda yayımlanan bu dergi, kapağına Batı’nın imge dünyasına ait bir illüstrasyon koyarak “bu benim savaşım değil” demek istemiş diye düşündüm. “Bu Avrupa’nın savaşı, bu onların Azrail’i, bu onların tamtamı.”

Kapakta kullanılan resmin altyazısı da hissettiğim bu duyguyu tamamlar nitelikteydi. “Savaşın korkunç çehresi” Bizim bildiğimiz ama sizin yeni öğreneceğiniz bir dehşet bu demek istiyordu sanki, tecrübe konuşuyordu.

Aşırı yoruma gitmekten kendimi alamayarak, kapakta bir tür “schadenfreude” de hissettim. Savaş yorgunu Osmanlı’nın umutsuz entelektüelleri sanki “onlar da tadacaklar” demek istiyorlardı, “sıra onlara geldi, bizim yıllardır yaşadığımız savaşın karanlığını, felaketini, acımasızlığını Avrupa da tadacak.”

Gerçek belki de bu değildi. Kapaklarında zaman zaman Batı kaynaklı resimler kullanan dergi muhtemelen burnunun dibinde yer alan, az çok parçası olduğu bir coğrafyanın felakete gittiğini, Batı kültürüne vakıf okuyucularının üstünde görsel bir etki yaratmayı amaçlayarak duyurmak istemişti. Ama anlam dünyası resimlerin gösterdiklerinden daha derin bir anlayışla kuruluyor ve yüzyıl sonra bu kapağa baktığımda bende böylesi duygular uyandırıyor.

Bu resim karşısında hissettiğim duygulara kaynaklık edebilecek, dönemin ruh haline ilişkin daha içsel, kişisel deneyimlere dayanan, sözünü ettiğim bu schadenfreude hissini somutlayacak kanıtlardan yoksunum. Çünkü kaleme aldığım bu yazı boyunca, Osmanlı toplumunun savaşa dair duygularını sınırlı kaynakları aşan, özgün ve kişisel örneklerle ortaya koyamıyor oluşumun bir nedeni var: Harf Devrimi adıyla bilinen alfabe değişikliği.

Bugünden baktığımda, harf devriminin Osmanlı’yı 1. Dünya Savaşı’na katılan diğer ülkelerden farklı kıldığını düşünüyorum. Çünkü bu savaşa katılmış diğer ülkelerin yazarları yardıma gerek duymaksızın arşivlere girebilir, kütüphane raflarını tarayabilir, günü gününe yazılmış kaynakları üst üste yığabilir, ailelerinden kalan kişisel hazinelerde mektuplar, günlükler, anı defterleri bulabilirler. Ama ben yapamam, çünkü harf devriminden sonra doğmuş bir kuşağın çocuğuyum, Osmanlıca okuyamıyorum.

29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, “Atatürk Devrimleri” adıyla bilinen; kılık kıyafet kanunundan takvim, saat ve ölçülerin değiştirilmesine, medreselerin kapatılmasından soyadı kanununa kadar yürürlüğe konan pek çok radikal değişiklikten biri de Harf Devrimi oldu. 1 Kasım 1928’de kabul edilen kanunla Türkiye Cumhuriyeti’nde Arap alfabesi yerine, Türkçe için üretilmiş yeni harf karakterlerinin de yer aldığı Latin alfabesi kullanılmaya başlandı. Böylece Batı kültürüne eklemlenme arzusunun doğurduğu Batılılaşma devlet eliyle hayatın pek çok alanına yerleştirildi.

Yeni alfabe, okuma yazma oranının çok düşük olduğu Osmanlı toplumunda zaten zayıf olan kayıt geleneğinin sınırlı örneklerinin günümüze ulaşmasını engelledi. Eski harflerle basılmış, tarihsel ve kültürel sürekliliği sağlayan kitaplar yavaş yavaş hayattan çekildi. Sıcak savaş günleri içinde veya görece sakin zamanlarda yazılmış olması muhtemel mektup, günlük, hatırat türünden pek çok kişisel metin eski harfleri okuyamayan kuşaklar için bir anlam ifade etmediğinden dolayı zaman tünelinde kayboldu. Eski gazete ve dergiler kütüphanelerde tozlanmaya bırakıldılar.

Değişen sadece alfabe de değildi. Yüzyıllar boyunca Arapça ve Farsçanın yoğun etkisinde kalarak Türkçe olma özelliğini neredeyse kaybeden ve Osmanlıca olarak adlandırılan yazı dili hızlı bir çalışmayla Türkçeleştirildi, pek çok eski sözcük dolaşımdan kalktı. Bu tarihten birkaç kuşak sonrası eski dilin en basit örneklerini, Latin harfleriyle basılmış bile olsa, anlayamaz oldu. Böylece yeni kuşakların tarihle bağı koptu. Tarih dilsizleşti.

Bugüne geldiğimizde bize kalan, eski yazı ve Osmanlıca bilmedikçe içeriğine tam anlamıyla vakıf olamayacağımız eski gazete ve dergilerden, sayısı sınırlı hatıra ve günlüklerden oluşan “dilsiz” bir arşiv. Savaş dönemini yaşamış sıradan insanların hatıraları da ancak sözlü tarih olarak kuşaktan kuşağa aktarılmış, aktarılırken bozulmuş efsanelerden ibaret.

 

Dönemin ruh halini anlayabilmek için Osmanlıca okuyabilenlerin yardımıyla eski gazete ve dergileri taradım. Ulaşabildiğim akademik çalışmaları, Latin alfabesine çevrilerek yayımlanmış edebiyat ve hatıra kitaplarını okudum ve çok şaşırdım.

Şaşırdım, çünkü sanıyordum ki, insanlık tarihinin en büyük küresel savaşlarından biri olan 1. Dünya Savaşı’nın başlangıcı sözünü ettiğim gazete ve dergilerde bir deprem etkisi yaratmıştır, bütün yayınlar sayfalarını hızla büyüyen bu büyük felakete ayırmıştır ve Osmanlı toplumu infial içindedir. Ama manzara pek öyle değildi. Gazetelerde 1. Dünya Savaşı’ndan elbette söz ediliyor, makaleler, haberler yazılıyor, yorumlar yapılıyor ama birkaç istisnai hal dışında, göreceğimi sandığım kadar büyük, derin ve sarsıcı bir yer verilmiyordu. Osmanlı halkının bu savaşı gereği gibi önemsediğine dair bir işaret bulamadım.

Aslında bu durumun Servet-i Fünun dergisinin kapağına ilişkin söylediğim “bu onların savaşı” tespitiyle örtüşen bir tarafı var.

Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’yla ilişkilendirilebilecek bir başlangıç tarihi vermek gerekirse, 1768-1774 arasında yaşanan, ülkenin ciddi ölçüde toprak, insan ve siyasi etki kaybetmesine yol açan Osmanlı-Rus Savaşı’ndan beri savaşın içindeydi. Osmanlıların Ruslarla yaptığı savaşlar 16. yüzyıldan beri süregelen, her seferinde yeni bir bozguna yol açan, acıklı bir tefrikayı andırıyordu. 1774’ten sonra Osmanlı Ruslarla 1917’ye kadar altı kez daha savaştı.

Çöküş dönemi boyunca “Avrupa’nın hasta adamı” olarak nitelendirilen Osmanlı sadece Ruslarla savaşmıyordu. İtalyanların Trablusgarp’ı işgaliyle başlayan İtalyan Savaşı, Osmanlı’ya kozmopolit kimliğini veren ve kendini bir cihan imparatorluğu olarak görmesini sağlayan unsurlardan, 389 yıldır kendi yönetiminde olan Rodos başta olmak üzere Ege’deki on iki adanın kaybına yol açtığı için, hem devlet hem halk üzerinde derin bir teessür yaratmış, ardından Balkanlardaki bağımsızlık isyanlarıyla patlak veren ve imparatorluğun bir anlamda sonunu işaret eden Balkan Savaşları bu teessür ve yenilgi hislerini dayanılmaz ölçüde artırmıştı. 25 milyon nüfuslu, üç milyon kilometrekarelik Osmanlı Devleti sadece Balkan Savaşları’nda aşağı yukarı bir milyon kilometrekare toprak ve yaklaşık beş milyon insan kaybetmişti.

Bu bitmek bilmeyen savaşların yanı sıra, tartışmaları günümüze kadar süren Ermeni meselesi, Osmanlı ekonomisinin kendini yönetmesine imkan bırakmayan kapitülasyonlar, Arap bağımsızlık hareketlerinin yarattığı çatışmalar hem halkın hem de entelektüellerin üstünde bütün kapıların kapandığı, umut ve ferahlık verecek hiçbir aydınlanmanın görünmediği karamsar bir ruh haline neden olmuştu.

Osmanlı siyasi ve iktisadi olarak kendini yönetmek konusunda öylesine zaaf içindeydi ki, dönemin Maliye Bakanı, kapitülasyonlar gereği devletin pek çok kurumunun başına getirilen yabancılardan biri olan Reji Müdürü Louis Rambert’ten borç isteyecek duruma düşmüştü. Yıllar sonra, çöküşe giden bu süreci Üç İstanbul adlı romanında konu edinen yazar Mithat Cemal Kuntay, Louis Rambert’in Notes et impressions de Turquie adlı kitabında geçen cümleyi romanına aynen aktaracak, “O gün devlet hazinesinde beş yüz lira yoktu; Osmanlı İmparatorluğu altı yüz senelik sakalıyla dileniyordu,” diye yazacaktı.

Avrupa’yla ilişkiler inciticiydi. “Şark meselesi” olarak adlandırılan genel meselenin içeriği “Türklerin Avrupa’dan kovulmak istenmesi” olarak tanımlanıyordu ve cihan devleti olduğuna inanmış bir imparatorluğun entelektüellerinin bundan duyduğu acı ve umutsuzluk hissi çok derindi. Özetle Osmanlı kısa kesintiler dışında, 150 yıldır savaşıyordu, Avrupa’da istenmiyordu, hasta adamdı, dileniyordu.

Bu tarihe dönemin basını üzerinden baktığımda, Osmanlı’nın, tarafsız kalmak için çok çaba harcadığı 1. Dünya Savaşı’nı en azından başlangıçta kendi savaşı olarak görmediğini, yaşadığı diğer savaşlardan daha fazla bir önem atfetmediğini düşünüyorum ve okuduğum metinlerde savaşlar çağının yarattığı bezginlik ve yenilgilerin yol açtığı bozgun duygusunun yanı sıra, ağır bir biçimde kırılan onur acısı hissediyorum.

Osmanlı Devleti’nin bu savaştaki askeri ve siyasi serüveni gerek resmi, gerek alternatif tarih anlatılarında ayrıntılı olarak yer alıyor. Benim bu yazıda dönemin Osmanlı basınında yer alan yorumlardan yararlanarak anlatmak istediğim şey ağır hayal kırıklığı, her adımda yenen yeni bir tokatla kırılan onur, buna rağmen başını dik tutma çabası ve Osmanlı halkının ruh haline egemen olan haksızlığa uğramışlık duygusudur. Bu mağduriyet duygusundan bugün bile tamamen kurtulduğumuzu söyleyemeyiz. Türkiye kamuoyu ve siyasilerin bir kısmına göre Batı dünyası hala bize haksızlık yapmaktadır.

 

Avrupa’nın siyasi durumu ve Avrupalılarla ilişkiler savaşın çok öncesinde de Osmanlı’nın aleyhindeydi, devlet zayıflığının farkındaydı, ittifaklardan birinin içinde yer alırsa ayakta kalabileceğine inanıyordu. Ama acz içindeki Osmanlıyı kimse istemiyor, çalınan kapılar açılmıyor, her iki taraf da bu hasta adamı gereksiz bir yük olarak görüyordu.

Oysa Osmanlı’nın Almanya ile tarihi bağları vardı. Moltke’den Liman von Sanders’e, Goltz’dan Bonzart’a kadar pek çok Alman generali Osmanlı ordusunun modernleştirilmesi çalışmalarında yer almak için İstanbul’a gelmişler ve paşa rütbesiyle komutanlık yapmışlardı. 1889’da Osmanlı’nın geleceğine yön vermek amacıyla kurulan, Kurtuluş Savaşı’na kadar devlet yönetiminde söz sahibi olan ve Osmanlı’nın büyük başarısızlıklarla dolu son yıllarını yöneten İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Enver, Talat ve Cemal paşaları etkili kademelerde yer alıyorlardı. Enver Paşa Genel Kurmay Başkanı, Talat Paşa Dahiliye, Cemal Paşa Bahriye nazırıydı. Bu paşalar Osmanlı’nın Almanya’yla olan tarihi bağlarını önemsiyorlar, savaşı Almanların kazanacağına inanıyorlardı. Osmanlının kurtuluşunu Almanya ile ittifak yapmakta ve Almanya’nın çıkarlarını gözetmekte görüyorlardı. Öyle ki savaştan önce İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne satılan ve açıkça Alman yanlısı bir politika izleyen Tanin gazetesine rakipleri von der Tanin diyorlardı.

Bilindiği gibi Haziran ayında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahdı Arşidük Franz Ferdinand’ın Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip tarafından suikasta uğraması savaşın ilk kıvılcımı oldu.

Bu olay Osmanlı basınında önemsenmekle birlikte, ilk bakışta Avrupa’nın sorunu olarak nitelendi. Haberi “Büyük bir siyasi cinayet” ve “Önemli olaylar” başlıklarıyla veren Tanin gazetesi, suikastı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun önemli bir direğini yıkmak için atılan kurşun olarak tanımlıyor, İkdam gazetesi “Saraybosna Faciası” başlığını atıyor, haberin ayrıntılarında olay Avrupa sınırlarına hapsediliyordu.

29 Temmuz 1914’te haber ajansları savaşın başladığını duyurdular.

1 Ağustosu 2’ye bağlayan gece Sadrazam Sait Halim Paşa’nın yalısında toplanan, aralarında Enver Paşa’nın da bulunduğu devlet yönetimi Osmanlı’nın tarafsız kalmasına ve genel seferberlik ilan edilmesine karar verdiler. Gazeteler bu olayı “Merkez-i Hilafetin Dünkü Büyük Manzarası”, “Cihad-ı Ekber”, “Halk bütün İslam alemi ve Osmanlılık namına savaşa çağrılıyor” gibi başlıklarla duyurdular.

Basının genel eğilimi tarafsızlık kararını kuvvetle desteklemek oldu. Öte yandan ateşin Osmanlı’ya da sıçraması ihtimaliyle ilan edilen genel seferberliği vatan savunması olarak nitelediler ve 150 yıldır içeride isyanlarla, dışarıda savaşlarla boğuşan halktan yine sabırlı, yine fedakar olmalarını istediler.

Servet-i Fünun’un kapağında savaş tamtamlarını Avrupa için çaldıran basının tarafsızlık konusundaki görüş ve duygularının değişmesi biraz zaman aldıysa da, Osmanlı’nın haksızlığa uğradığı düşüncesinin ilk izleri hemen görülmeye başlandı.

Tanin savaşın nedeninin Balkanlarda Türklere yapılan haksızlık olduğunu söylerken, Sabah gazetesinin Ermeni yazarı Diran Kelekyan Balkan savaşları nedeniyle doğu dengesinin bozulmasının bu savaşa yol açtığını yazdı. Tercüman-ı Hakikat’in yazarı Ahmet Agayef “Durum bizi dürbünlüğe davet ediyor” başlıklı makalesinde her iki kararı da desteklediğini yazıyordu. Ancak sözlerinde bir serzeniş vardı, Osmanlı’ya bugün güvence verenlerin yarın başka bir tutum almayacaklarının garanti olmadığını belirterek Avrupa’ya güvenmediğini açıkça hissettiriyordu.

Tanin tarafsızlığın çok sürmeyeceği kanısındaydı, savaşın ilk ayı dolmadan bu seçimin bedelinin ağır olacağına dair işaretler vermeye başlamıştı. Agayef “Ordu ve millet için ölüm geride, selamet ileridedir” başlıklı bir başka yazısında, seferberlik emriyle orduya koşan Türk milletinin katlandığı fedakarlıkların altını çizerek, savaşın ilk günlerinden itibaren toplumda geleceğe dair bir inanç ve yüksek moral yaratma çabasına girdi. Tanin vatanı korumak için sınırlara giden askerlerin arkada bıraktıkları ailelerine sahip çıkmanın en az savunma kadar önemli olduğunu yazıyor, yüksek moralle birlikte, satır aralarında toplumu gelecekte bekleyen savaşa hazırlıyordu. İkdam savaşın her yerde olduğu gibi Osmanlı’da da yaşam koşullarını değiştirdiğini, soğukkanlı olmak gerektiğini yazdı, halktan yine fedakarlık ve sabır talep etti. Tasvir-i Efkar’da yazan Yunus Nadi hiç kimseye kin gütmediklerini, vatanı savunmaktan başka bir amaçlarının olmadığını belirterek Osmanlıları silah başına çağırdı.

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesine giden sürecin başında yaşanan bir gelişme halkta öfke patlamasına yol açtı. Olay, Osmanlı’nın donanmasının gücünü artırmak amacıyla İngiltere’ye sipariş ettiği iki gemiyle ilgiliydi ve Osmanlı Devleti’nin fiilen savaşa girmesine de bu kez Alman bandıralı bir başka iki gemi yol açtı.

Osmanlı İngiltere’ye “Reşadiye” adıyla bir gemi sipariş etmiş ve Brezilya için yapılan Rio de Janeiro adlı gemiyi de satın alarak “Sultan Osman” adını vermişti. Ancak İngiltere, Osmanlı’nın tarafsız kalmaya karar verdiği gecenin sabahında, sancak çekme töreninden yarım saat önce bu iki gemiye el koyduğunu açıkladı. Halk bu haberi büyük infialle karşıladı. Gazetelerin başlıklarında ve yazılarında ateş birdenbire yükseldi. Yazılarda kırgınlık ve haksızlığa uğramışlık duygusu had safhaya çıkıyor, kırılan onur acısı derinden hissediliyordu.

Tercüman-ı Hakikat’te Agayef “Müteessir olmamak kabil midir?” başlıklı bir yazı yazdı. Yazısında biz yaklaştıkça İtilaf Devlerinin bizden uzaklaştıklarını, menfaatlerimizi ve onurumuzu çiğnemekten özel bir zevk duyduklarının anlaşıldığını söylüyor, “muhteşem bir donanması olan İngiltere’nin böyle bir harekette bulunması azamet ve asaletine yakışıyor mu?” diye soruyor, “İngiltere Rusya’nın arkasına düşüp süründüğü günden beri küçüldükçe küçülüyor,” diye yazıyordu. Tanin’e göre bu yapılan uluslararası hukukun hiçbir maddesiyle uyuşmuyordu ve Osmanlı’nın iyi niyetle karşılanmadığının bir göstergesiydi. İngiltere’nin, olayın yalnızca Osmanlı’nın değil bütün Müslümanların üzerinde olumsuz bir etki yapacağını dikkate almayı gerekli görmediği vurgulanıyor, bundan İslam alemi adına da onur kırıklığı hissedildiği anlaşılıyordu.

Osmanlı’nın aktif paşalarından biri olan Kazım Karabekir daha sonra kaleme aldığı 1. Dünya Savaşı Anıları adlı kitabında bu gemilerin Osmanlı’ya verilmemesini İtilaf Devletleri’nin Boğazlar hakkında bir plan hazırladıklarının göstergesi olduğunu yazdı. İngilizler gemileri tarafsızlık anlaşmasıyla teslim etmiş olsalardı Almanya ile ittifak yapmaya da, Almanların gemilerine de ihtiyaç duyulmayacaktı. Basına göre bu kararıyla İngiltere Osmanlı’yı adeta bilerek Üçlü İttifak’ın kucağına itmişti. Gazeteciler yükselen ateşi yansıtan yazılar yazarken Osmanlı Almanya ve Avusturya’ya ittifak isteğini iletti. Böylece Berlin ile Babıali arasında başlayan gizli görüşmelerden sonra, gizli bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre Rusya İttifak Devletleri’ne saldırırsa Osmanlı Almanya ve Avusturya’nın yanında savaşa katılacaktı. Ancak anlaşma İngiltere ve Fransa’yı kapsamıyor, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü korumuyordu. Öte yandan anlaşma öylesine gizliydi ki, İttihat Terakki’nin üç paşasından biri olan Cemal Paşa ve Şeyhülislam bile bundan daha sonra haberdar oldular.

Gizlilik demişken, Osmanlı Devleti’nin, izleri devlet geleneğinde bugün hala devam eden baskıcı karakterine ilişkin bir parantez açmak gerekir. 1. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Osmanlı Devleti’nin basına ve son nefesine kadar savaşmasını istediği halkına uyguladığı sansür ve baskı olağanüstü ağır olmuştur. Anlaşmalar çoğu zaman gizlilik içinde yürütülmüş, yenilgi ve bozgun haberleri halktan saklanmıştır. Örneğin 1915’te tehcir kararı vererek milyonlarca Ermeni’nin ölümüne yol açan, bu nedenle bugün hala tartışılan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üç paşasından biri olan Enver Paşa’nın, 19 Aralık 1914-10 Ocak 1915 arasında, ağır kış şartlarını dikkate almayarak ve kimi tarihçilere göre akıldışı bir başarı ihtirasıyla Anadolu’nun doğusuna savaşa götürdüğü yüz bin askerden sadece 12.500’ünün sağ kalması, 87.500’ünün savaştan değil, soğuktan donarak ölmesiyle sonuçlanan büyük felaket; başarısızlık haberlerini yazmak bir yana, konuşmanın bile büyük cesaret gerektirdiği sansür ortamı nedeniyle halktan kolaylıkla gizlenmiştir. Romancı Mithat Cemal Kuntay sözünü ettiğim romanında bu devlet sırrı anlayışını ironik bir cümleyle ortaya koyar:

“Harb-i Umumi’nin ilanı Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk saklanan devlet sırrıdır.”

Osmanlı Devleti’ni savaşa sürükleyen olay yine iki gemiyle ilgiliydi. Almanya’nın Goben ve Breslau adlı iki gemisi Akdeniz’de İngiltere donanmasından kaçtıkları süsü verilerek Çanakkale Boğazı’na geldi. Osmanlı Devleti’nin tarafsızlık gereği gemilerden Osmanlı sularını terk etmesini istemesi ya da silahlarını alarak tecrit etmesi gerekiyordu. O sırada devlet yönetimde büyük söz sahibi olan Enver Paşa ikisini de yapmadı, gemileri kabul etti. İngiltere gemilerin geri gönderilmesini isteyince Osmanlı iki gemiyi de satın alarak Yavuz ve Midilli adlarını verdi, mürettebatının da Osmanlı hizmetinde olduğunu ilan etti. Ama İngiltere bu gemileri hala Alman gemileri olarak gördüğünü bildirdi. Böylece Enver Paşa’nın kişisel kararıyla savaşa giden yol açıldı.

Bu iki geminin Osmanlı donanmasına katılmasının halkta yarattığı sevinç ve coşku gazetelere hemen yansıdı. Zaten çok sürmeyeceği tahmin edilen tarafsızlık ısrarı bir kenara bırakılmış, yazılardan Osmanlı’nın savaşa gireceği hissi sızmaya başlamıştı. Ama savaş bir felaket olarak duyurulmuyor, ulusal onur öne çıkarılıyor, özellikle İngiltere’ye ve Fransa’ya duyulan kırgınlık ve teessüf açıkça ortaya konuyordu.

Gazeteler Osmanlı halkını 16 Ağustos’ta İstanbul’da olması beklenen bu iki gemiyi coşkuyla alkışlayarak karşılamaya davet etti. İkdam bu iki geminin satın alınmasını “Osmanlılar Müjde!” diye duyurdu. Tasvir-i Efkar Fransız basınının battığını iddia ettiği Goben’i “şehirler yakan, dehşet saçan” diye tasvir etti, geminin Osmanlıların malı olduğunu yazdı ve “Çanakkale Boğazı’ndan geçişleri o kadar uzun geldi ki, sanki birkaç sene sürdü!” diyerek yaşanan sevinci ortaya koydu. Sabah’ta yazan Diran Kelekyan hükümetin bu başarısının halk tarafından takdirle karşıladığını yazıyor, İngiltere’nin iki Osmanlı gemisine el koymasına ses çıkarmayan, ama Osmanlı’nın kendi savunması için iki Alman gemisini satın almasını hakaretlerle karşılayan Fransa’yı ağır bir dille eleştiriyordu. Osmanlı gemilerine el koymasının İngiliz devlet ve milleti için ebedi bir leke olduğunu, zaten İngiltere gibi yüz milyonlarca Müslümanı baskı altında tutan bir devletin hiçbir zaman Osmanlı’nın kuvvetli olmasını istemeyeceğini söyleyen Tercüman-ı Hakikat yazarı Ahmet Agayef üç yüz milyonluk Müslüman dünyasının Almanya’ya minnettar olduğunu yazdı.

Goben ve Breslau’nun Osmanlı Devleti’nin tarafsızlığına gölge düşürmediği “Garip Tezatlar”, “Türkiye’nin tarafsızlığı” gibi başlıklarla vurgulandı. İngiltere’nin hareketi ağır biçimde eleştirilirken donanmaya iki gemi katılmasını sağlayan Almanya’ya yönelik muhabbet ve eğilim arttı. Tanin bu gemilerin satın alınmasının tarafsızlığı bozmasının söz konusu olmadığını, çünkü Osmanlı’nın kendi savunması için sipariş ettiği iki gemiye İngiltere’nin uluslararası hukuka aykırı bir şekilde el koyduğunu yazıyor, tarafsız olduğunu ilan eden Yunanistan’ın Ege denizinde İngiltere’ye bir üs verdiğini hatırlatıyor ve çifte standart vurgusu yapıyordu. Tanin Fransa’yı da unutmadı. Osmanlı’nın iki Alman gemisini almasını çok ağır eleştiren Fransız gazetelerinin bu savaşın sonunda Alman istilasına uğrayacaklarını gördükleri için asabiyet içerisinde hareket ettiklerini yazdı. Tercüman-ı Hakikat’te Agayef Fransa’ya, Osmanlı gemilerine hangi uluslararası hukuk kuralları içinde el koyduklarını İngiltere’ye sormalarını tavsiye etti.

Sonuçta İngiltere ve Fransa’nın dostluğunun samimiyeti ve uluslararası hukuk tartışılmış, Almanya’ya minnet duyguları ortaya konmuştu. Kapitülasyonlar kaldırılıncaya kadar geçen süre içinde basında savaş haberleri tansiyonsuz bir biçimde yer aldı; günlük hayat, iç politika, adli vakalar ve bazen de şaşırtıcı olaylar gazete sayfalarını doldurdu. Kapitülasyonların kaldırılması gazetelere yine yüksek bir heyecan halinde yansıdı.

Osmanlı Devleti’nin çeşitli nedenlerle yabancı ülkelere verdiği ekonomik, adli, idari ayrıcalıklar olarak tanımlanan kapitülasyonların tarihi 1569 yılına gider. Başlangıçta karşılıklı ekonomik çıkar amacı taşıyan kapitülasyonlar Osmanlı’nın ağır borç yükü altında ezildiği gerileme döneminde neredeyse bir cendere halini almıştı. Demiryollarından posta idaresine kadar pek çok kurum yabancılar tarafından yönetiliyor, devletin zaten zayıf olan bütçesi kullanılamıyor, kamu hizmetleri aksıyor, bu durum İttihatçılar başta olmak üzere devlet yönetiminde yer alan herkesi rahatsız ediyordu.

1. Dünya Savaşı bu fırsatı verdi ve Osmanlı Devleti 10 Eylül 1914’te kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırdığını ilan etti. Basına yansıyan en coşkulu haberlerden biri de bu oldu. Basın bunu bir tür milli amaç olarak görüyor, herkesi bu coşkuya katılmaya davet ediyor, manşetlerde ve köşe yazılarında yine ulusal onur vurgusu göze çarpıyordu. Bütün gazeteler bu kararın Osmanlı vilayetlerinin tümünde sevinç gösterileriyle kutlandığını, İstanbul’da Sultan Ahmet meydanında büyük bir sevinç mitingi yapıldığını yazdılar.

İkdam büyük puntolarla “Milli Bayramımız” başlığını attı. İstanbul’daki sevinç gösterilerini “Şehrimizde tezahüratı milliye” başlığıyla duyurdu. Tanin’in başlığı “Beraat-ı Halas ve Necat” şeklindeydi ve her kelime bir kurtuluş müjdesi taşıyordu. Diran Kelekyan Sabah’ta “Bir ahdi cedid” başlığıyla bu müjdeyi anlatan bir yazı yazdı. Tasvir-i Efkar’da Yunus Nadi Osmanlı Devletinin bu kararla halk nezdindeki itibarının arttığını belirtti.

1 Ekim’de resmen kaldırılan kapitülasyonlardan yararlanan devletler Osmanlı’nın bu tek taraflı kararını şiddetle protesto ettiler. İlginç olan Osmanlı’nın aynı safta savaştığı ve muhabbet duygularıyla yaklaştığı Almanya’nın da bunu protesto etmesiydi. Savaşın gidişatı Avrupa devletlerini Osmanlı’nın bu tek taraflı kararını kabule zorladı. Savaşın sonunda Osmanlı’nın önüne koydukları Sevr Antlaşması kapitülasyonları geri getirmekle kalmayıp daha da genişletecek, ama Osmanlı’nın yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Lozan Antlaşmasıyla Sevr’i geçersiz kılacaktı.

Savaş boyunca yazılan yazılara, atılan başlıklara genellikle aynı his egemendi: incinmişlik ve haksızlığa uğramışlık. Osmanlı gazetecileri kırılan onuru ortaya koyan ve başı dik tutmak isteyen yazılar yazdılar. Bu arzularını sadece Osmanlıyla sınırlamıyor, bütün bir Müslüman aleminin özgürleşmesini istediklerini ortaya koyuyorlar, İngiltere’nin yenilmesinin İslam dünyasının kurtuluşu anlamına geleceğini söylüyorlardı. Tercüman-ı Hakikat’te Agayef İngilizlerin asırlardır çeşitli entrikalarla dünyaya hükmettiklerini yazıyor, bu devrin kapanmak üzere olduğunu belirterek İngiltere’nin yenilmesini arzuladığını açıkça ortaya koyuyordu. Tasvir-i Efkar’da Yunus Nadi İngilizlerin yenilmesiyle Müslümanlar üstündeki baskının son bulacağını ümit ettiğini yazdı.

29 Ekim 1914’te Osmanlı Devleti fiilen savaşa girdi. Ama bu ve izleyen tarihlerde gazetelerde savaşa girildiğini açıkça ortaya koyan bir başlık görülmüyordu. “Önemli olay” diyerek Karadeniz’deki çarpışmalardan bahsediliyor, savaş “söylentiler dolaşıyor” şeklinde duyuruluyordu. Osmanlı Devleti’nin resmi açıklaması da “gereken cevabı verdik” şeklindeydi. Bunun açıkça savaşa girmek olduğu yazılmadı. Basın yıllardır olduğu gibi yine sansür ve baskı altındaydı, fiilen girilmiş olan savaşı bile “belki” diyerek haber verebiliyordu. Ancak 2 Kasım’da Rusya, 5 Kasım’da İngiltere ve Fransa Osmanlı’ya savaş açtılar ve basında yazıların rengi birden değişti. Saldırılar Osmanlı toplumunda duyulmuş ve şehirlerde gösteriler yapılmaya başlamıştı.

İkdam “Silah Başına” ve “Gaza-yı Ekber” başlıklarıyla tüm Müslümanları savaşa çağırdı. Tanin Rus ve İngiliz saldırılarını işaret ederek “Savaşa girmek için başka bir şey lazım mı?” diye sordu. Tercüman-ı Hakikat halk gösterilerine atıfla hükümetin kararının milletin duygularına tercüman olduğunu yazdı.

Burada Sabah yazarı Diran Kelekyan’ı anmayı vicdani bir borç olarak görüyorum. Kelekyan Ermeni asıllı bir gazeteci ve aydındı. Savaşın başından itibaren onurlu bir Osmanlı gazetecisi olarak tutum almış, akılcı yazılar yazmıştı. 24 Nisan 1915’te Ermeni tehciri sırasında tutuklandı, Çankırı’ya sürüldü. Bu haksız sürgünün bitmesini beklerken 20 Ekim 1915’te öldürüldü. Osmanlı mebusu Krikor Zohrab’ın Ermenice yazdığı bir hikaye kitabını Osmanlıcaya çevirmiş ve yazdığı önsözü Türkleri ve Ermenileri kastederek “birbirimizi ne kadar iyi anlarsak, o nispette muhabbetimiz kuvvetli olur,” diyerek bitirmişti. Savaşa girildiğinde Dikran Kelekyan gururlu bir Osmanlı gazetecisi olarak yazılar yazıyor, Osmanlı Devleti’nin Müslüman aleminin “Cihad-ı Ekber”i olarak nitelediği savaşın karşı tarafları olan Rusya, İngiltere ve Fransa’nın tutumlarını “husumetin aleni bir şekil alması,” olarak nitelendiriyordu. Bu onurlu gazeteci Ermeni tehcirinin en acı kurbanlarından biri oldu.

Dönemin Osmanlı Padişahı Mehmet Reşat savaş ilanını yayınladı. Böylece savaş açıkça halka duyurulmuş oldu. Mehmet Reşat sözlerine “(…) her daim haksız tecavüzlere uğrayan devlet ve memleketimizin hukuk ve mevcudiyetini fırsatçı düşmanlara karşı icabında müdafaa edebilmek için sizleri silah altına çağırmıştım,” diye başlıyor, Osmanlı devletine yapılan haksızlıkları anlatıyor, “300 milyon ehl-i İslam’ın hayat ve bekası sizlerin zaferine bağlıdır,” diyerek bunun Osmanlı’nın değil, bütün bir İslam dünyasının savaşı olduğunu vurguluyordu. Mehmet Reşat “asker evlatlarım” diyerek askere de seslendi. Avusturya ve Almanya’yı kastederek “dünyanın en cesur ve muhteşem iki ordusuyla silah arkadaşlığı ettiğinizi unutmayınız,” dedi ve sözlerini “Şehitleriniz şühedayı salifeye müjde-yi zafer götürsün. Sağ kalanlarınızın gazası mübarek, kılıcı keskin olsun,” diye bitirdi.

Osmanlı toplumunda 1914 yılının görünümü böyleydi. Ama Türkler için 1. Dünya Savaşı’na asıl anlam veren Çanakkale Savaşlarıdır. 3 Kasım 1914 – 9 Ocak 1916 arasında hem deniz hem karada yapılan bu savaşlarda İngiliz ve Fransız askerlerin yanı sıra Hintli, Kuzey Afrikalı hatta Yeni Zelandalı ve Avustralyalı paralı veya gönüllü askerler de savaştı. Bu dönemde Osmanlı basınında gönüllü muhabirler yer aldı, edebiyatçılar, aydınlar, hatta şairler ya savaştılar ya cepheden haberler taşıdılar. Haberler on gün hatta bazen yirmi gün gecikmeli olarak basında yer bulabiliyor, gönüllü muhabirlerin canlı şahitleri oldukları savaş haberlerinde nihayet haklı bir gurur ve başını dik tutan bir millet hissi alınıyordu.

Ama bu zaferlerin bedeli çok ağırdı. Artık cephelere gönderecek askeri kalmayan Osmanlının imdadına ülkenin aydınları yetişti, ulusal bir onur duygusuyla savaşa koştular. Çanakkale Savaşları’nda 200 binden fazla Osmanlı askeri öldü. Ölenlerin neredeyse yarısı öğretmenler, doktorlar, yöneticiler, aydınlardı. Osmanlı bu savaşlardan gururla ve zaferle ama büyük bir eğitimli kitlesini kaybetmiş olarak çıktı. Zaferlerin karşı tarafa da bedeli çok ağır oldu. Osmanlı ile savaşan taraflar da 200 binin üstünde kayıp verdiler.

Mustafa Kemal Atatürk’ü dünya çapında bir kahraman yapan Çanakkale Savaşları’ndan bugüne pek çok efsaneleşmiş söz kaldı. Bunlardan biri yüzyıllardır savaşan bir milletin sürekli kırılan onurunun sonunda kazandığı zaferle başını kaldırmasının ifadesi olan “Çanakkale Geçilmez” sözü, bir diğeri de Mustafa Kemal’in askerlerine “Ben size savaşmayı emretmiyorum, ben size ölmeyi emrediyorum,” demesidir. Savaştan sonra, Mustafa Kemal dünyanın öbür ucundan gelip Çanakkale’de ölen Anzaklar için “Onlar artık bizim evlatlarımızdır” demişti. Bugün hala Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünde Yeni Zelanda ve Avustralya’dan gelen ziyaretçiler vaktiyle savaşılmış milletlerin değil, aynı savaş acısını paylaşmış milletlerin torunları olarak sevgiyle karşılanır.

Bütün maddi ve manevi kayıplara rağmen Çanakkale Savaşları’nın başarısı Kurtuluş Savaşı’nın moral ve ruhsal desteği oldu. Bu zaferler Türkleri yeni bir cumhuriyete taşıdı.

Savaş dönemi boyunca gazetelerde askeri uçaklarımızın başarılı harekatlarından gazilere verilen sağlık hizmetlerine kadar savaşa dair pek çok haber ve yorum yer aldı. Sık sık barışın yakın olduğu müjdeleniyor, kahraman asker hikayeleri anlatılıyordu. Ama gazete sayfalarını asıl dolduran yaşanmakta olan günlük hayata dair haberlerdi. Sinema, tiyatro, eğlence duyuruları, adi cinayetler, belediye hizmetlerindeki sorunlar, ekonomi tartışmaları, tarıma açılan hazine arazileri, savaş mağdurları için düzenlenen hayır geceleri, askerler hakkındaki film gösterileri, kolera, lekeli humma gibi bulaşıcı hastalıklara dair uyarılar zorlu, yorgun, çileli ama aynı zamanda canlı ve umutlu bir hayatın yaşandığını gösteriyordu.

Bütün bu haberlerin içinde en ilginç olanlar ülkenin yetişkin erkek nüfusunun neredeyse tamamı cephelerde olduğu için toplumsal hayata katılan kadınların hikayeleriydi. Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyyesi kuruldu, bir buçuk ayda 14 bin kadın çalışmak için cemiyete başvurdu. Kadınlar berber dükkanlarında, Hilal-i Ahmer atölyelerinde, park ve bahçe hizmetlerinde çalıştılar. Vaka gazetesi belediyenin kadınları temizlik işlerinde çalıştırmaya başladığını başı örtülü ama pantolonlu iki temizlikçi kadın fotoğrafıyla duyurdu. Tanin kadınlara hekimlik mesleğinin kapılarının açıldığını, kadın doktorların göreve başladığını yazdı. Savaş döneminin tek yararı evde oturan kadınları sokağa çıkarması ve toplumsal hayata dahil etmesi oldu.

1. Dünya Savaşı 11 Kasım 1918’de bitti, ama Türklerin savaşı bitmedi. Savaşın bitiminden iki gün sonra İngilizler, ardından Fransız ve İtalyanlar İstanbul’u işgal ettiler. Gazetelere “Kara Gün” başlığıyla yansıyan bu olayla birlikte Türkler için 1923’e kadar sürecek olan yeni bir savaş dönem başladı: Kurtuluş Savaşı dönemi.

Bizim için önemli olan Kurtuluş Savaşı tarihidir. Çünkü Çanakkale zaferleri hariç 1. Dünya Savaşı yerlerde sürünen ulusal onur ve çöküş nedeniyle kötü biten bir hikayeyken, Kurtuluş Savaşı umudun yeniden doğduğu, ulusal onurun kurtarıldığı bir “mutlu son” hikayesidir. Savaştan sonra kurulan cumhuriyetin niteliği ve ideolojisi bugün geçmişe göre çok daha yüksek bir hararetle tartışılıyor olsa da, Kurtuluş Savaşı sayesinde ölüsü üzerine pazarlıklar yapılan hasta adamdan yeni bir vücut doğdu. 1. Dünya Savaşı Osmanlı’nın sonu oldu, ama her son gibi yeni bir doğuşa hizmet etti.

* Bu yazı Die Horen dergisinin 1. Dünya Savaşı’nın 100. Yıldönümü nedeniyle hazırladığı 254 sayılı “August 1914 – Autoren blicken auf die Staedte Europas” başlıklı sayısında,  Alman okurlar için Almanca olarak yayımlandı. 

Öteki biziz, kendimiziz

Öteki olanı adlandırmak istiyoruz, bize vicdan konforu sağlıyor çünkü. Kürtler diyoruz, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Süryaniler, Keldaniler, Yezidiler, Çingeneler, zenciler, yabancılar, göçmenler, gayrimüslimler, eşcinseller, göremeyenler, işitemeyenler, konuşamayanlar, bedensel engelliler, zihinsel engelliler, az deliler, çok deliler, aklımıza gelen ve gelmeyen diğer ötekiler.

Bize benzemeyenlerin her türüne hayatımızın içinde bir yerde, zamanın bir kesitinde, bilerek veya bilmeyerek, kimi zaman büyük davranışlar ve yüksek sesle, kimi zaman küçük davranışlar ve alçak sesle “ötekiler” diyoruz.

Öteki olana ad vermeye şiddetle ihtiyacımız var. Çünkü tanımlanabilen, adlandırılabilen öteki için politik söz söylemek, öteki’nin gerçekten kim olduğunu sormaktan daha kolay olduğu gibi, kendimizin de bizzat öteki olabileceğimizi görmenin yıkıcılığından uzak tutuyor bizi.

Öteki olmanın yıkıcı sonuçlarını başkalarının/ötekilerinin üstünde görmüşlüğümüz var çünkü, ama sadece kesinleştirebildiklerimizi, tarif edebildiklerimizi hatırlıyoruz. Toplumun asil üyesi olduğumuzu, öteki olmadığımızı bilmek kendimizi güvende hissetmemizi sağlıyor, bilinçdışımızdan mırıldanıyoruz, “çok şükür öteki değiliz.”

Ama insanız öte yandan ve ötekileştirmeye en azından insani nedenlerle karşıyız. Öteki olana bir ad verebilirsek, politik itiraz alanımız berraklaşıyor. Kimin öteki olduğunu ayırt edebiliyoruz. Böylece vicdanımızı bir nebze rahatlatacak, gücümüze veya muhalefet tarzımıza uygun bir ses yükseltme imkanı buluyoruz.

Oysa adlandırmadığımız öteki bizden başlıyor, bizim hemen dışımızdan, bittiğimiz halde devam ettiğimizi sandığımız, kendimizden başka herkesi “öteki” kıldığımız yerden. Öte yandan doğduğumuz andan itibaren defalarca öteki olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Oluyoruz da, ama çoğu zaman farkına bile varmıyoruz, ötekileştirmenin bazı türlerini farkında olmaksızın kabullenmişiz.

Öteki olmanın yanı başımızda duran, bizi her an kapsayabilecek bir olgu olduğuna dair, ikisi çocukluğumda kalan üç kısa hikayem var. İlki hikaye bile sayılmaz, bir durum tespiti daha çok. Çocukken önemsiz bulunduğum duygusuna kapıldığım için evlerde verilen büyük yemek davetlerine gitmek istemezdim. Bu davetlerde çocuklara yetişkinlerden önce ve çok daha özensiz sofralar kurulurdu. Göz ucuyla ortama bakardım. Yetişkinlere salondaki büyük ve şık yemek masası ve sandalyeleri; çocuklara mutfaktaki uyduruk portatif masa ile dingildek tabureler. Büyüklere en iyi porselen tabaklar, güzel çatal bıçaklar, kesme cam bardaklar; çocuklara gündelik tabaklar, çatlak bardaklar, teneke çatallar. Büyüklere masa örtüsü, kumaş peçeteler, tuzluklar biberlikler, çocuklara hiçbir şey. Bozulmadan sofraya gelmesi gereken yemekler çocuklara tattırılmazdı. Genellikle aynı yemekler bile verilmez, çocuklar sevdikleri varsayılan sıradan yemeklerle baştan savılırdı.

Bazı davetlerde daha kötü bir durum yaşanır, kadınlara da erkeklerden önce ve daha az özenli sofralar kurulurdu. Hiyerarşi belliydi, en altta çocuklar, sonra kadınlar, en üstte de erkekler. Yemeğin en iyi kısımları  erkeklerle ayrılırdı. Sonraları oturduğum sayısız yabancı sofrada da yemeğin en iyi kısımlarının erkeklere ayrıldığını, kalanları kadınlarla çocukların paylaştığını gördüm.

Geleneksel aile ortamlarının çoğunda durum değişmiş değil. Yemeğin iyi kısımlarını masadaki erkeklere ayırmak gerektiği bu ülke kadınlarının bilinçdışına kazınmıştır. Kadınlar çoğunlukla öteki olduklarının farkına varmadıkları gibi, hiç gocunmadan bu hali sürekli yeniden üretirler.

Ayırımcılık ve ötekileştirmek konusunda sezgilerimi aşan ilk bilinçli dersimi aldığımda orta birdeydim, 70’li yılların başıydı. O zamanlar müfredatta “tarım” diye bir seçmeli ders vardı. Tarım toplumuyduk ne de olsa, her an yolumuz bir tarlaya düşebilirdi, dolayısıyla toprağı ekip biçmeyi bilmemizin iyi bir şey olduğu düşünülüyordu. Ama tarım toplumu bu dersi verebilecek formasyonda öğretmen yetiştirmeyi gerekli görmediğinden derse Almanca öğretmenimiz Asım Hoca giriyordu. Köyde büyüdüğü için tarımdan anladığı düşünülmüştü sanırım.

İyi yürekli, karakterli, erdemli bir adamdı Asım Hoca. Bir gün bize unutulmaz bir ayırımcılık ve ötekileştirme dersi verdi. Dersin konusu meyve bahçelerinin bakımı ve işletilmesiydi. Ders kitabından metni okuduktan sonra “Bu yazıdaki vahim yanlış nedir?” diye sordu. Her kafadan bir ses çıktı. Hepimiz tarımla ilgili bir yanlış aradık. Asım Hoca baktı ki hiçbirimiz vahim hatayı göremiyoruz, “Son cümleyi tekrar okuyun” dedi. Okuduk: “Meyve bahçelerinde hasadı ucuza getirmek için kadın ve çocuk işçilerin çalıştırılması doğru olur.” Üniversite dahil on beş yıl süren eğitim hayatımda aldığım en değerli ders budur.

Yıllar sonra, üniversitede okurken aynı pansiyonda kaldığımız kimya mühendisliğini bitirmek üzere olan bir genç kızla birbirimize girdik. İyi bir liseden mezun, akıl fikir sahibi görünen, bir yıl sonra toplumsal hayata mühendis olarak katılacak bu kız  bir Çingene ile aynı lokantada yemek yemeyeceğini söyledi. Bu çağ ve iz’an dışı düşünceye o kadar inanmadım ki, birkaç gün boyunca kızın şaka yaptığını, biraz sonra gülmeye başlayacağını ve “nasıl kandırdım ama seni,” diyeceğini sandım. Kız benimle selamı sabahı kesince anladım şaka yapmadığını.

O gün gerçekliğine inanmakta zorlandığım, bana tarihte kalmış bir anormali olarak görünen, tekrarlanmayacağından emin olduğum Nazizmin buz gibi bir gerçek olduğunu, her an başka kılıklarla tekrarlanabileceğini dehşetle fark ettim.

Öteki biziz, her an öteki olabiliriz, ama bunu bilerek yaşamak öyle bir korku salıyor ki içimize; sınırlamak, sınıflamak, tarif etmek, kısıtlamak zorunda hissediyoruz kendimizi ve öteki tam da bu sınırda başlıyor.

Nisan 2014

Dünya bana dokunuyordu..

“Yaşamak, kendini gözden yitirmemek, kendi varlığında, kendi stasis’inde her zaman tam anlamıyla varolmak için gösterilen sürekli, zahmetli çabadır. Ölüm ülkesine ulaşmak için, insanın kısacık bir süre kendisinin dışına çıkması yeterlidir.”

Milan Kundera’nın o çok sevdiğim Saptırılmış Vasiyetler adlı kitabında yer alan bu cümleyi ilk okuduğumda, endişelere dalmıştım, yani düşüncelere. Farsça kökenli endîşe sözcüğünün ilk anlamının düşünce olduğunu yazıyor sözlükler, ikinci anlamı ise tasa, kaygı. Kundera bu ‘endîşeli’ cümlesiyle bana, yaşamanın güç bir iş olduğunu hep hissetmiş, ama hiç adlandırmamış olduğumu fark ettirmişti o gün.

Tabiatlarına cömertçe bahşedilmiş hayat enerjisini hor kullanmış bir ailenin çocuğuyum ben. Anne tarafım şaşırtıcı bir yaşama sevinciyle, dışardan bakıldığında aşırı görünebilen bir hayat enerjisiyle dolup taşardı. Büyük yaşadılar, büyük hareketlerle, büyük olaylarla. Hemen hepsi erken öldü, öyle hızla tükettiler ki enerjilerini. Ama hep düşünürüm, bu enerjiyi böylesine çarçur etmelerinin altında yaşamak yükünden bir an önce kurtulmak arzusu mu vardı acaba diye. Enerjinin her türlüsü korkutucudur, fazlası yıkıcıdır, yok eder.

Cümleyi tam hatırlayamıyorum ama Tanpınar şöyle söylüyor: Saadet taşımaktan korktuğumuz bir yüktür, onu bir köşe başında bırakıp kaçmak isteriz. Ailemi düşündüğümde saadet yerine yaşamak sözcüğünü koyuyorum. Bende de anne tarafımdan miras kalan bir hayat enerjisi var, dikkatli harcamaya çalışıyorum. Erken ölmekten korktuğumdan değil, neden bilmiyorum, belki baba tarafımın hayat enerjisini damla damla kullanıp uzun, fazla uzun yaşaması bunu dengelemektedir.

Yaşamak bir bilinç işidir öte yandan, bulanık veya aydınlık bir bilinç, ama bilinç. Bu nedenle uyku, baygınlık ya da bitkisel hayatın ölümün kardeşi olduğunu düşünürüz, bilincin devre dışı kaldığı anlar. Yaşamak kendimizin farkında olmaktır, kendimize bir değer biçmek değil, ama, varlığımızın farkında olmak: Bak ellerim var benim, bak aynada yüzüm görünüyor, bak su içiyorum mesela, bu su bedenime giriyor, bedenimin içinde kayboluyor, bak düşünüyorum, öyleyse varım, cogito ergosum. Hayatımız için doğru ya da yanlış olanı yapmanın ötesinde, bu türden kavramları dikkate bile almadan, pek de değerli olmayan varlığımızı sürdürmektir yaşamak.

Ölümün kaçınılmaz ve tek gerçek olduğu bir dünyada yaşamak zahmetli bir çabadır gerçekten. Ölüm ülkesi her an geçebileceğimiz bir âlem olarak varlığını bütün şiddetiyle hissettirdiği halde, ölüm yokmuş, öyle bir ülke yokmuş gibi yaşarız. Felsefeler yaparız bunun için, düşünceler/endişeler üretiriz, acınası varlığımızı değerli ve anlamlı kılmanın yollarını arar egomuz, teoloji bunun için çırpınır. Kısacık bir an içinde ölüm ülkesine geçebileceğimizi bile bile yaşamak yorucu ve ümitsiz bir şeydir aslında.

Kundera’nın cümlesiyle birlikte, farkında olduğum bir şeyi adlandırdım böylece: varoluş bir endişedir. Gerçi varoluşçular çoktan adlandırmışlardı bunu. Ama ben böyleyim, ancak edebiyat okurken kavramları kendime kondurabiliyorum, ancak edebiyatın içindeki yollarda kendimi, benliğimi arayabiliyorum. Edebiyat dışı metinler istediği kadar damardan sızıcı olsun, bana başka bir hastaya ait bir reçeteymiş gibi geliyor, ilgiyle okuyorum, ama içinde kendimi aramak aklıma gelmiyor, içimden de gelmiyor.

Bu anlamsız, belirsiz ve kaotik dünyaya bir anlam vermek çabasıdır yaşamak, aslolan endişedir. Ama sonsuz bir endişeyle yaşanamaz. Endişeyi aşmanın, onu tıpkı ölüm ülkesi gibi, bir anda geçebileceğim, ama geçmediğim bir âleme dönüştürmenin tek çaresi benim için yazmaktır. Yazmak hayatın hem içinde, hem dışında olan bir eylemdir; hayat yazıyı kapsadığı gibi, yazı da hayatı kapsar.

Anlatan her ben’in bir kurmaca olduğunu söyleyen Max Frisch, hiçbir nedeni olmadan karşımıza çıkan bir hayata zor dayanacağımızı da söyler. Arkasında gerçek bir hayattan türemiş olduğu izleniminin bulunmasını isteriz. Hiçbir nedeni olmayan bir hayat endişenin ta kendisidir çünkü, endişenin belirli bir nesnesi yoktur, varolmak yeterlidir. Bu nedenle hikâyeler uydururuz. Yine Frisch’in dediği gibi herkes eninde sonunda kendi hayatı sandığı bir öykü uydurur. Uydurulmuş olan bu öykü, istersek kendi hayatımız olduğunu iddia edelim, uydurulduğu anda endişeden arınmıştır, başka türlü nasıl yaşarız?

Kendi hayatımızı her gün yeniden kurarız, içimizi dolduran endişe yatışır böylece; anlatarak, yazarak, naklederek hayatımızı çoğaltırız, her çoğaltmada ölüm ülkesinden biraz daha uzaklaşmış oluruz. Ama yine de biliriz, endişe yatağında uyumaktadır, biz kendimizi öykülemezsek uyanacak ve içimizi dolduracaktır.

Benim için kurmaca yazmak olmayana gitmektir. Varoluş endişesini kurmacaya ancak yazının kavramsal bir aracı olarak taşıyabilirim, olmayan bir hayatın içinde varolmaya dair bir endişe neden bulunsun? Kurmacanın içinde endişe tıpkı bir karakter gibi, mekân ya da olay örgüsü gibi, sözcüklere dönüşen her türlü his gibi bir varlıktır, şekillenir, kullanılabilir hale gelir. Bu, endişenin benden, benliğimden çıkıp gitmiş halidir. İçimdeki urun alınmış, gözüme görünmüş halidir.

Edip Cansever’in “Çağrılmayan Yakup”u bu yazıya eşlik etti zihnimde. Her türlü çağrılmanın olağan şekli olan ve hiç çağrılmayan Yakup’un varoluş öyküsü. Bu uzun şiirin bazı dizeleri bana kendini hatırlattı, durduk yerde diyemeyeceğim, bence çok anlamlı bir yerde. “Bu uyum korkunçtur Yakup!/ Yakub’un olması korkunçluğudur bu” gibi veya “Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakub’um ben, iyi ya/ Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun” mesela.

“Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu” diyor “Yakup” bu şiirde, bana da dokunuyor, bu yüzden yazıyorum.

 

Eylül 2005

 

 

Yalnızlar Mutfağı

Yıllar önce Jean Baudrillard’ın Amerika adlı kitabını okurken bir cümlesi beni çok etkilemişti. Baudrillard Amerika’yı anlamaya çalıştığı bu kitabında sadece ülkeyi değil bir kıtayı pek çok yönüyle anlatırken; parklarda, ağaç altlarında, nehir kenarlarındaki banklarda öğle tatiline çıkmış insanlardan da söz ediyor ve “ancak belli bir yalnızlık var ki başka hiçbir yalnızlığa benzemiyor,” diyor ve şöyle devam ediyordu:

“Herkesin önünde, bir duvarın, bir arabanın motor kapağı üstünde, bir parmaklık boyunca yemeğini tek başına hazırlayan adamın yalnızlığı. Burada her yerde görülüyor bu; dünyada görülen en üzücü sahne; yoksulluktan daha üzücü; herkesin içinde yalnız başına yemek yiyen bir kişi, dilenen bir kişiden daha çok üzücü. Hiçbir şey bundan daha çok insan ya da hayvan yasalarıyla çelişkili değil, çünkü hayvanlar yiyeceği paylaşmaktan ya da almak için çekişmekten her zaman onur duyarlar. Tek başına yemek yiyen insan ölmüştür (ama içki içen insan ölmemiştir, neden acaba?)

Yıllar sonra Amerika’ya gittiğimde, ben de tek başıma yemek yedim ve her seferinde bu cümle kulağımda çınladı durdu, acaba ben de acıklı mı görünüyorum?

New York’a gittiğim ilk günlerde şarküteri-market türünden büyükçe dükkanlarda bulunan, sıcak-soğuk açık büfeler çok hoşuma gitmişti. Marketin ortasında upuzun, geniş, zengin bir tezgah, tezgahın üstünde, elin kolayca uzanabileceği yükseklikte birkaç farklı boyda kapaklı, şeffaf plastik kutuların dizildiği bir cam raf, tezgahtaki bölmelerde susamlı Çin tavuğundan, spagettiye, köfte toplarından patates püresine, rostodan haşlanmış sebzeye, soslu balıktan deniz ürünlerine, yumurtalı pilavdan sebzeli noodle’a kadar, çoğunun özgün adlarını bilmediğim, bilsem de özgün tatlarıyla bir ilgisi olmadığını tahmin ettiğim, dünyanın ana mutfaklarından salatalar, çeşit çeşit sıcak-soğuk yemekler. Bu tezgahlar yalnız yemekle değil, renk cümbüşü, koku bolluğu ve açlık hissini giderecek olmanın verdiği keyifle de doluydu.

Genellikle kolay karar veren biri olduğum halde, dışarıda yemek yemem gerektiğinde seçim yapmam çok zordur. Ne seçsem aklım öbüründe kalır. Yediğim yemek çok lezzetli bile olsa, yaptığım seçimden pişmanlık duyduğum çok olmuştur, her defasında keşke bunu değil şunu yeseydim derim. Bu yüzden New York’taki bu açık büfeler beni ilk başta çok memnun etmişti; etle balık, pilavla noodle arasında seçim yapmak zorunda kalmayacaktım veya şu eğri büğrü sarımsı mantarın, kuşkonmaza benzeyen şu tuhaf şekilli sebzenin tadına bakmak için koca bir porsiyon sipariş etmem gerekmeyecekti.

Aylardan temmuzdu. Pazartesileri Bryant Park’ın ortasındaki çimenliğe kurulmuş dev perdede klasik film gösterimi yapılan sinema akşamlarına gittiğimde önce en yakın markete uğruyor; biraz Çin, biraz Kore, biraz Hint, biraz Yunan yemeklerinden seçerek orta boy bir şeffaf plastik kutuyu dolduruyor, kasadaki kıza tarttırıyor, hatırı sayılır bir para ödedikten sonra parka gidiyordum. Ben yemeğimi alıp gelene kadar parkın ortasındaki büyük çim alan sinema seyircileriyle çoktan dolmuş oluyordu. Ama koltuksuz sandalyesiz, yerde oturmayı hiç sevmediğim için hayıflanmıyordum, bu şahane parkın perdeyi görebileceğim masalarından birine geçip oturuyordum ve yemeğimi yerken çevremde Baudrillard’ın acıklı bulduğu, benim gibi yalnız yemek yiyen insanlarla göz göze geliyordum.

Çimlere yayılmış, genellikle gençlerden oluşan irili ufaklı gruplar biz yalnız yemek yiyenler gibi acıklı görünmüyorlardı. Onlar kendi küçük sofralarını kuruyorlardı; biralar, cipsler, sandviçler, hamburgerler, tacolar, tortillalar, hotdoglar. Bazıları ortaya birkaç pizza kutusu açıyor, bazıları hamburger ve kızarmış patates dolu kağıt poşetlerle, bazıları soslu tavuk kanadı dolu kovalarla geliyorlardı. Kimilerinin ellerinde kafaya dikip içtikleri şarap şişeleri oluyordu. Üstüne uzanacakları kilimleri yüklenerek gelenler; piknik sepetleri ve termoslarıyla gelip zengin bir piknik sofrası kurmak isteyenler çimleri tercih ediyorlardı.

Biz hali acıklı olanlar, kimimiz yavaş yavaş, kimimiz gayet hızlı, kimimiz dalgın, kimimiz dikkatle çevremize bakarak yemeklerimizi yiyorduk. Kim bilir hangi düşüncelere dalmış olanlar sayılmazsa, hemen herkes en yakın masada oturanın ne yediğine bakıyordu. Ben de başkalarının yemek seçimleriyle her zaman ilgiliyimdir, rahatsız etmemeye çalışarak bakıyordum. Şu orta yaşlı, gergin yüzlü kadın mesela, McDonald’s’ın soğumuş, katılaşmış nuggets’ını yemekten zevk alıyor mudur gerçekten? İşten çıkıp geldiği bacaklarının arasına sıkıştırdığı bond çantasından belli olan şu takım elbiseli genç adam büyük boy starbuck’s kahvenin yanında Amerikan boy yani fazla büyük çikolatalı muffin’ı akşam yemeği niyetine mi yiyor? Gayet alımlı giyinmiş, şu siyahi genç kadın Filistinli seyyar kebapçıdan safranlı pilav üstüne kebap almış, bir evi yok mu sofrasına oturacak? Onun ilerisinde oturan hırpani görünümlü yaşlı adam fırından saatler önce çıktığı kurumuş peynirinden belli olan bir pizza dilimiyle doyacak mı? Elbette arada iki kişi, üç kişi veya çoluk çocuk yemek yiyenler vardı. Gerçi çoluk çocuk olanların çoğu turistti. Yine de en az iki kişi olanlardan bir ses yükseliyor, konuşuyorlar, gülüşüyorlardı. Tamam, Baudrillard’ın haklı olduğunu kabul edebilirdim, ama yalnız yemek yiyenler olarak biz de epeyce kalabalıktık, sayıca çok olmak bu acıklılığı bir parça gidermiyor muydu?

Daha üçüncü alışımda bu yemekleri iğrenç bulmaya başladım. Sanki doğal bir gıda değil kimyasal bir şey yiyordum -ki öyleydi-, zaten ucuz da değildi. Geleli bir hafta olmadan market işi açık büfe yemeklerinden vazgeçtim. Ama yemek yemek sorun haline geldi. Fast food’ların hepsinde aynı kimyasal tat vardı. Her öğünü restoranda yemek ise benim gibi bu şehirde uzunca bir süre kalacak olanlar için hem pahalıydı, hem de restoranda yalnız başına yemek yemenin parkta yalnız yemekten daha acıklı bir tarafı vardı.

Başlangıçta hiç öyle bir niyetim olmadığı halde, yemeklerimi kendim pişirmeye; sinema akşamlarına, eğer doğru düzgün bir restoranda yemek yemeyi düşünmüyorsam, evde yemek yedikten sonra gitmeye başladım. Ama sinema akşamlarında bir şey eksildi sanki, elimde kağıt bardakta kahve, yine yemek yiyen yalnızların yediklerine veya kendilerine bakıyordum. Sonra sık sık yağmur yağar oldu, ben de akşamları Bryant Park’a gitmez oldum.

East River’a bakan, yirmi beş katlı bir apartmanın sigara içilen iki katından birinde, on altıncı katında kalıyordum. Dairenin konserve açacağından kahve makinesine, bulaşık makinesinden rendeye kadar her şeyin bulunduğu, eksiksiz bir mutfağı vardı. Çaysız yaşamayacağım için çaydanlığımı kendim getirmiş, böylece en önemli eksiği tamamlamıştım. Yaşadığım semtte taze sebze ve meyvenin envai çeşidinin bulunduğu, Fairway adlı, harika bir market keşfettim. Oralılar gibi haftada birkaç kere bu markete gitmeye başladım.

Image

Bu marketi keşfim üç temel ihtiyaçtan doğdu. Yoğurt, çay ve kuru fasulye. Çaysız hayat fikri beni depresyona sokar, yoğurt yemediğim gün eksiklik hissi yaşarım. Haldun Taner gerçekten söylemiş mi bilmiyorum ama “Kuru fasulye sevmeyenin Türklüğünden şüphe ederim,” demiş, haklı veya haksız diyerek konuyu etnik bir yere taşımak istemem ama benim için geçici olduğum bir ülkede çay demleyip kuru fasulye pişirebilmek yerleşiklik anlamına gelir. Fairway’den bir paket kuru fasulye aldığım gün kendimi yerleşik hissettim.

Dışarı çıkmayacağım akşamlarda dairenin küçük mutfağında kendi klasik usullerimle yemeğimi hazırlıyor, tepsiye koyuyor, kanepeye oturup yemek yiyordum. Dairenin birbirine bitişen iki duvarı boydan boya pencereydi, biri muhteşem East River manzarasına, diğeri de otuz beş katlı, cephesi binlerce pencereyle kaplı, devasa büyüklükte bir apartmana bakıyordu. Nehrin manzarasına çabuk doydum, ama dış cephesi tatlı bir kahverengi olan bu apartmanın geceleri ışıklar taşan pencerelerle sararan manzarasına doyamadım.

Şehrin merkezi ve iyi bir yerinde bulunan bu apartmanın dairelerinin çok küçük olduğunu tahmin ediyordum. Yan yana iki pencerenin bile içleri birbirine benzemiyordu çünkü, her odanın farklı döşendiği görülebiliyordu. Her pencerenin ardında bir, nadiren iki kişi görüyordum. Gerçekten de öyleymiş, beni ziyarete gelen ve bu apartmanı iyi bilen bir arkadaşım söyledi. Daireler sadece iki oda olmalarına rağmen çok pahalıymış. Bu yüzden iyi para kazanan ve yalnız yaşayan beyaz yakalılar oturuyormuş.

Kucağımda tepsi, kuru fasulye veya patlıcan oturtma yerken bu dairelerde yaşayanları seyrediyordum. Pencerelerin çoğunun perdeleri ya hiç çekilmiyordu ya da perdesiz evlerdi, bilmiyorum. Göz hizama gelen bazı dairelerin içlerini rahatça görebiliyordum. Onlar da beni görebildikleri için röntgencilik yapıyorum hissine kapılmıyordum.

Genç bir adam veya orta yaşlı bir kadın evine geliyor, önce abajuru yakıyor, bir süre ortadan kayboluyordu. Odaya bornozla döndüklerine göre duş yapıyor olmalıydılar. Sonra bir şişe şarap açıyor veya buzdolabından bir bira alıyorlardı. Pencereden bakıyorlardı, ben de onlara bakıyordum. Ardından bir poşet açılıyordu. Belki telefonla sipariş edilmiş Çin yemeği veya gelirken uğradıkları marketten aldıkları şeffaf plastik kapta açık büfe yemeği. Bazıları benim gibi kucağında tepsiyle bazıları masanın ucuna ilişerek veya sehpada yemek yiyorlardı.

Güneşin batıp akşamın çöktüğü, gökdelenlerin arkasındaki gökyüzünün hızla koyulaşan harika bir laciverte büründüğü, pencerelerden taşan ışıkların şehrin egemenliğini ele geçirdiği saatlerde biz yalnızlar birbirimizi seyrediyorduk. Ben o anda sanki onlardan biri değilmişim gibi, Baudrillard’ın cümlesini düşünüyordum ve kendime diyordum ki, insanın yalnızlığı esastır, ama yine de kendi yurdunda sürgün olmak gibi bir şey bu hal.

Baudrillard’la aynı fikirde değilim, bence parklarda veya nehir kenarlarındaki banklarda yalnız yemek yiyen insanın hali o kadar da acıklı değil. Ama bir restoranda, hele şık, pahalı bir restoranda yalnız başına yemek yiyen insanın halinde, Baudrillard’a hak verecek kadar acıklı bir şey var. Pek çok kere yalnız başıma yurt dışına gitmem gerekti. Yemeğe düşkün olduğum için restoranlarda tek başıma yemek yedim. O ülkede, o şehirde, o restoranda bulunma halim geçici olduğu için kendimi hiç acıklı bir halde hissetmedim, ama kendi şehrinde, belki evinin yakınındaki bir restoranda yalnız başına yemek yiyenlerde bir hüzün, hatta bir tür derin melankoli hissettim. Evinden çıkıp bir restorana giden, şarap ısmarlayan, yemeği gelene kadar kadehini parmaklarının arasında çevirip duran, bakışlarıyla başkalarını rahatsız etmemek için sürekli kadehine bakan orta yaşlı yalnızları, ısmarladığı balığın kılçıklarını ayıklayabilmek için yakın gözlüğünü takan yaşlı yalnızları seyretmekte hep şiirli bir taraf buldum. Ama hiçbiri bana o devasa apartmanın yalnızları kadar acıklı gelmedi. Ebedi yalnızlığını dışarıda birileriyle buluşarak doldurmaktan çoktan vazgeçmiş, hüznünü kolye gibi boynunda taşıyan bir kadının pencere önüne oturup çubukla Çin yemeği yediğini ve bunu her gün yaptığını düşünmek içimi ağrıtıyor.

Aralık 2013

Edebiyat meğer “çelik çekirdek” imiş (2008’de yazılmış bir yazıda endişeler)

12 Eylül öncesinde yazarlar şiddet görmeye, süründürülmeye, faşizan baskılarla susturulmak istenmeye alışıktılar. Bir yazarın faşist bir saldırıya maruz kalması büyük tepki görür, ama yadırganmazdı. Çünkü biraz mürekkep yalamış herkes bilirdi ki, edebiyat denen şey muhalefet etme gücünü içinde taşır, yazarlar yanlış döndüğünü düşündükleri tekerleğe yalnız yazdıklarıyla değil, söyledikleriyle de çomak sokmaktan çekinmezler, varlıklarının en önemli anlamı budur.

Peki ne oldu da bugünlere geldik? Biliyorum, tuhaf bir soru gibi görünüyor. Ne oldu da Latife Tekin’in Karabük Belediye Başkanı tarafından susturulmasına, ikinci bir Madımak Faciası yaşanması korkusuyla yazar Onur Caymaz’la birlikte şehirden uzaklaşmak zorunda kalmasına şaşırır hale geldik? diye soruyorum sanılabilir. Aslında bu soruyla, edebiyatın varlığının öz anlamı olan muhalefet etme gücünün unutulduğunu hatırlatmak istiyorum.

Yaşadığımız yeni zamanlarda yazarlar, muhalefet etme, özgürleştirici olma gücünü, tabulara dokunma cesaretini yani varlıklarının öz anlamını saklamaları; edebiyatın sanki böyle bir anlamı yokmuş, yazı, hayatı süslemeye yarayan lezzetli bişey’den ibaretmiş gibi davranmaları halinde; şu veya bu kesimler tarafından seviliyorlar, takdir görüyorlar. 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’na konuk ülke olarak katılmamıza birkaç ay kalan şu günlerde yazarlar, Avrupa’ya gösterilmek istenen yüzün en anlamlı parçası. Yazarlardan kendilerine gösterilen sevgiye leke düşürmeyecek düşünceleri dillendirmeleri, tabulara dokunmamaları, öyle sınırsızca özgürlükçü olmaya kalkışmamaları bekleniyor. Her zamankinden daha fazla bekleniyor üstelik. Gittikçe faşizan bir karakter kazanan, (örneğin tayt giyiyor gerekçesiyle kürekçileri döven) halkın, 301 nedeniyle yargılanmış, hala yargılanan veya hapiste olan yazarların varlığından haberi bile yok. Haberi olsa da, yazarı içeri tıkanlara hak verecektir muhtemelen.

12 Eylül sonrasında edebiyat ve sanat bir politika olarak, toplumun yaşamsal ihtiyacı olmaktan çıkarıldı. Bu süreçte, varlığındaki çelik çekirdek kısmen faşizan bir anlayışla unutturulan, kısmen de bu gücünü bizzat kendisi unutan edebiyat, toplum üstündeki dönüştürücü gücünü, muhalif etkisini kaybetti. 12 Eylül 1980’de doğan çocuklar yirmili yaşlara geldiklerinde, edebiyatın içermesi gereken bu çelik çekirdekten habersizdiler. Bu nedenle, Orhan Pamuk’un Şişli Adliyesi önünde linç edilmeye çalışılması, Fazıl Say’ın “ya sev ya terket” cümlesiyle hayatının tehdit edilmesi, Latife Tekin’in Karabük’te uğradığı faşizan saldırı, şaşkınlığın çok daha ağır bastığı bir tepkiyle karşılandı. Karabük’teki olaydan sonra, bazı ağızlardan çıkan ve neredeyse “hak etmişti” anlamına gelecek gerekçeleri tekrarlamaya utanırım.

Orhan Pamuk ve Latife Tekin olayları, edebiyatı “etkisiz bir araç” sanarak yazarların sırtlarını üstten bir tavırla sıvazlamaktan yana olanların, edebiyatın bu gizil gücünün farkına varmaları anlamına geliyor. O güne kadar hoşluk sandıkları edebiyatın bu gücünün farkına vardıkları anda gösterdikleri tepkide ürkütücü, korkutucu bir vahşilik, yıkıcılık, tahammülsüzlük var.

Politikasının temeline -kendisi için- demokrasi talebini oturtan iktidar partisine üye bir belediye başkanının Latife Tekin’i antidemokratik bir tavırla susturması, bu ülkenin iki yazarının özyurtlarının bir şehrinden, faciaya sebep olmamak için kaçmaları, ne yazık ki yaşadığımız son olay olmayacak. Gelecekte, bu tür faşizan olaylarla çok daha sık ve çok daha sert biçimlerde karşılaşacağız. Üstelik şiddetini artırıp yazarın hayatına kasta varacak bu olaylar çoğu zaman kasıtsız gelişecek. Özgürce sözünü söylemek kaygısı olmayan, bunu hiç de dert edinmeyen bir yazarı bile bu tehlike bekliyor. Çünkü beklenmedik bir yanlış anlaşılma, farkında olmaksızın söylediği bir kelime, en alt perdeden minik bir eleştiri bile yazarların çarmıha gerilmeyi hak eden kişiler olmasına yol açacak yakın bir gelecekte. Korku en büyük sindirici güçtür. Gelecekteki bu karanlık tabloda en acıklı olan, içi boşaltılmış bir demokrasi fikrini artık dillendirmeye gerek bile duymayacağından korktuğum halkın yaşanacaklara omuz silkip geçecek olmasıdır.

Açıkçası, gelecekte, iktidarda olanların nasıl bir sınav vereceğini hiç merak etmiyorum. Bugüne kadar verilenlerden farklı olmayacağını tahmin etmek zor değil. Yaşadığımız son 1 Mayıs toplumsal hafızamızın kara deliğinde kaybolmadı henüz. Bu tür olaylardan sonra, içlerinde sağdan ve soldan birçok yazarın da bulunduğu bazı kesimlerin örgütlü bir tepki verebilmek için bir araya gelecekleri de muhakkak. Kimileri demokratik bir toplum olmanın gereklerini yerine getirebilmek için, türlü engelleri samimiyetle aşmaya çalışacaklar. Ama asıl biz yazarlar, yazdıklarımızla nasıl bir sınav vereceğiz? 28 yıldır herkesle birlikte birçoğumuzun zihinlerinde inşa edilen, yeni hayatın verdiği tatlı rehavetin yanı sıra umutsuzluğun yarattığı bıkkınlıkla varlığını hissetmez olduğumuz duvarları yıkacak mıyız? Daha açık sorayım: Gelecekte düşündüğümüzün ne kadarını söylemeye cesaret edeceğiz? Dahası, düşünebilecek miyiz?

 

Temmuz 2008

 

Ingmar Bergman’ın büyülediklerinden biriyim

 Image

On dokuz yaşımdayken, benim gibi birkaç korkutulmuş/sindirilmiş arkadaşımla birlikte ömrü çok kısa süren bir kültür merkezinin tıklım tıklım dolu salonunda Ingmar Bergman’ın Persona’sını izlemiştim. 1983 yılıydı. Eylül darbesinin dumanı hâlâ tütüyordu. Benden yaşça büyük ve sinemayla daha içli dışlı arkadaşlarımın bir Bergman filmi izleyebilecekleri için duydukları histeriye yakın sevinç, filmi daha izlemeden bende olumlu bir yargı yaratmıştı. Sabırsızdık. Bu büyük yönetmenin büyük filmi bir an önce başlasın, ruhumuzdaki büyük boşluğun hiç değilse bir kısmını doldursun istiyorduk.

Arkadaşlarımın durumunda, bugün çok acıklı bulduğum bir şey vardı. Ingmar Bergman hakkında çok fazla şey biliyorlardı, hayatını satır satır anlatıyorlar, bütün filmlerinin adlarını arka arkaya sıralayabiliyorlardı. Ama henüz bir tek filmini bile görmemişlerdi. Darbe yıllarının çocukları bir sinema dâhisini izleyerek değil, okuyarak öğrenmişlerdi.

O gün aşırı Batılı bir güzelliği ve iç burkan bir hüznü olan kadının Liv Ullmann, buzlu bakışlarından ince bir kötülük sızdıran kadının ise Bibi Andersson olduklarını bilmiyordum. Yirmi üç yıl sonra, o gün sadece bu sıfatlarla nitelediğim iki kadını hayranlıkla, doyamadan ve defalarca izleyeceğimi de bilmiyordum. Çünkü Bergman’ın fazla bir şey anlamadığım bu filminin o gün bende yarattığı duygu ağır bir sıkıntı olmuştu. Bergman’a itibar ve iltifat etmek için bir sebep bulamamıştım. İşin acıklı yanı, arkadaşlarım da bulamamışlardı, yüzlerinde derin bir hayal kırıklığı okunuyordu, ama yaşadıkları histerik sevinçten sonra bunu dillendirmek ağırlarına gittiği için filme dair yorumları çok kısa kesmişlerdi.

Bergman’ın akmayan zamanı, odaklandığı yüzlerdeki anlamlar, birer ruhsal röntgen olduğunu ancak yıllar sonra anlayabildiğim ifadeler, mantıksal akışı bozan ani ve uzun monologlar, İsveç’in soğuk ve melankolik atmosferi hepimizde sıkıntı yaratmıştı. Çünkü çok gençtik, açtık. Ama dondurulmuş bir zaman içinde yaşamak zorunda bırakılmıştık. Hepimizin içinde baskı altında geçen zamana hiç de uygun olmayan yüksek bir ritim ve saklamak zorunda olduğumuz heyecanlarımız vardı. Büyük bir şeyden geçiyorduk ve daracık sınırların içine tıkılmıştık. Okula tepeden tırnağa arandıktan sonra girebiliyorduk. Kitaplarımızın sayfa aralarına bile bakılıyordu. Fakülte koridorlarında jandarmalar dolaşıyordu. Dünyanın gerisinde, dünyanın uzağında, darbecilerin bize uygun bulduklarını okumaya ve izlemeye zorlanarak, uygun bulmadıklarını gizli gizli arayarak yaşıyorduk. Aradığımız şey Bergman’ın karmaşık ruh haritası değil, içimizde harlanıp sönen isyanlarımızın karşılığı olacak yüksek tansiyonlu filmlerdi. Varoluş sıkıntılarının ve içsel itirafların uzağındaydık.

Yirmi üç yıl sonra bir vesile ile İsveç’e gittim. Giderken yanıma Bergman’ın dört filmini aldım. Persona, Yedinci Mühür, Yaban Çilekleri ve Bir Evlilikten Manzaralar. Yıllar önceki tecrübemden bana kalan derin bir sıkıntı olduğu halde, zihnimde hâlâ yaşayan ve yaşadığına göre etkilendiğim imgeler, anlam veremediğim bir şekilde bu filmleri yanıma almama yol açmıştı. Stockholm’e uçakla bir saat mesafede bulunan Visby adasında, soğuk bir mart günü, her bir sarsıcı sahneden sonra ara verip kaldığım yazarlar evinin penceresini dolduran büyük kilisenin arkasında batan güneşe bakarak Persona’yı izledikten sonra Bergman tarafından büyülenmiş biri oldum. Filmde canlı bir karakter gibi varlığını tüm ihtişamıyla hissettiren Baltık denizi kilisenin arkasından başlıyor, dünyanın kuzeyine doğru uzanıyordu. Visby’de kaldığım zaman içinde bu dört filmi arka arkaya izledim. İnternette ulaşabildiğim en sağlam kaynaklardan Bergman hakkında bir şeyler okudum. Fårö adasında öldüğünü, mezarının burada bulunduğunu öğrendim. Fårö adası Visby adasının ucundaydı.

Mezarlık ziyaretlerini hiç sevmem. Ünlü mezarlıklarda sevdiği sanatçıların mezarlarını arayıp bulanlardan değilimdir. Ama yirmi üç yıl sonra hakkını teslim ettiğim Ingmar Bergman’ın mezarına gitmek, sanki kendimden dilediğim bir özür yerine geçiyordu. Fårö adasının kayalıklarında yürüdüm. Adanın atmosferini, Baltık denizinin ruhu kuzeye, soğuğa ve melankoliye savuran ve filme yansıyan manzarasını ezberledim.

İstanbul’a döndükten sonra, aylar boyunca Bergman’ın ulaşabildiğim bütün filmlerini, hatta bazılarını birkaç kez izledim. Bergman’ı tekrar tekrar izleyebileceğimi, her izleyişimde yeni bir şeyler bulabileceğimi keşfettim. Bergman’dan kareler zihnime eşlik etmeye, olmadık anlarda hayata dair bir cevap yerine geçmeye, zihnimi kaplamaya başladı. Seksenli yıllarda okuduğum Büyülü Fener’i ikinci kez okuduktan sonra, filmlerinde sık sık karşıma çıkan sirk tutkusu anlam kazandı.

Bugün, hangi filmini birinci sıraya koymam gerektiğine bir türlü karar veremiyorum. Fanny ve Alexander, Sessizlik, Utanç, Çığlıklar ve Fısıltılar, Kurdun Saati, Kuklaların Yaşamından, Aynanın İçinden, Güz Sonatı, Kadın Düşleri, Kaynak, Saraband, İbadet Edenler, Yılanın Yumurtası, Temas, Monica’yla Bir Yaz, Bir Aşk Dersi, Kadın Düşleri? En çok hangisini sevdiğimi bilemiyorum. En son hangi filmini izlemişsem en sevdiğim o oluyor.

Ulaştığım halde izlemediğim tek bir filmi var elimde: Provadan Sonra. Onu da izlersem başka filmi kalmayacağı için, gazozunun son yudumu içmeye kıyamayan çocuklar gibi bekliyorum.  

 

28 Eylül 2010

 

 

 

Geçen gün ömürdendir

Derler ki, hattatlar uzun yaşarlar, çünkü yazarken bir hata yapmamak için nefeslerini tutarlar. İnsan ömrünün, ilahi gücün insana bahşettiği sayılı nefesten ibaret olduğuna inananlar için her an alıp verdiğimiz nefes, ömrü belirleyen bir zaman birimidir ki, bu durumda zamanı adlandırmak, bölmek ya da işaretlemek için kullandığımız kelimelerin hiçbir anlamı yoktur; her nefes son nefes olma ihtimalini taşır ve son nefesin tutulabildiği ölçüde ömür uzar. Bu da son nefesin son saniye olmadığı anlamına gelir.

Herhangi bir birimle sınırlanmış zaman parçaları beni pek etkilemez. Yirmi dört saat ya da zamanı ölçmeye, adlandırmaya yönelik her türlü birim çıplak kavram iken bana çok matematiksel gelir. Matematik bir yanımı heyecanla ilgilendirir ama diğer yanıma göre üstünlüğü yoktur.

Çocukluk çağının etkisiyle olsa gerek, yıl benim için ocakta başlamaz. Yeni bir yılı 1 Ocak’ta başlatamayan bir kişi için günün anlamı ne olabilir o zaman? Elips biçiminde olduğunu öğrendiğimiz dünyanın hem kendi çevresinde, hem diğer gezegenlerle birlikte güneşin çevresinde dönüyor olduğu bilgisinin zihnimde yarattığı iç içe elipsler her türlü zaman biriminin -günmüş, aymış, yılmış- bizim dışımızda bir şey olduğu duygusunu verir bana, bu birimler benim naçiz aklımı karıştıran, elipslerin yarattığı karmaşık bir helezonun içinde sonsuz bir simetrinin görünüşüdür. Takvim ne zaman yıl denen birimi sonsuz helezonunun içinde tüketip 1 Ocak’a gelse pek uzun sürmeyen bir boşluk duygusuna kapılırım. Sanki zaman, içinde benim yer almadığım bir boyuta aittir, bu boyutun bir açıdan bakıldığında da benim gündelik hayatımı etkilemesi söz konusu değildir.

Elbette her yılın bir başlangıcı vardır. Benim için yeni bir yıl sonbaharın herhangi bir aşamasında başlar. Çocukluğumda bu okulun açıldığı tarih olurdu genellikle. Okul hayatımı tamamlayalı çok olduğu halde, bir tür kadim his ya da imge kalıntısı diyebileceğim bu sezgi, sonbaharın bir başlangıç olduğunu düşündürür bana. Bunu zihnimde böylesine kuvvetli bir imgeye dönüştüren şeyin vaktiyle sınıflarımızın duvarlarına asılan mevsimler atlası olduğunu sanıyorum, mevsimler atlasına bakarak, neden yeni bir yıl kışın ortasında başlar diye düşünürdüm, aralık da kış ayı olduğuna göre?

Ay, yıl, gün, saat, dakika ve diğer birimler kuvvetli etkiler uyandırmaz bende, ama mevsimin kavramsal gücü büyüktür. Mevsimin sınırları yoktur çünkü, takvimlerde işaretlenemeyen ama hissettiğimiz bir başlangıcı, yaşadığımız bir etkisi ve yine hissettiğimiz bir bitişi vardır. Şiirseldir de bu belirsizliği. Ruh halimizi değiştirir. Dolayısıyla yirmi dört saate daha doğrusu yirmi dört saatlere bakışım her an değişiklik göstermeye hazırdır.

Varolmanın anlamına ilişkin problemleri az ya da çok hisseden herkes gibi benim de zamanla, dolayısıyla yirmi dört saatle zorum var. İnsan yılları arkasında bırakmaya başladığını anladıktan sonra, günün üstünde daha çok durduğunu farkediyor. Ama hangi yirmi dört saatten bahsedebilirim? Sıcak nedeniyle nefes almakta zorluk çektiğimiz -hattatın ömrünü uzatan- bir yaz gününden mi, kar nedeniyle eve kapanmak zorunda kalınan bir kış gününden mi, Orhan Veli’ye eve tuz götürmeyi unutturan bahar gününden mi?

Haftanın günleriyle, mesai saatleriyle, türlü tatillerle belirlenmiş bir hayat yaşayanlar için pazar günlerine ait yirmi dört saatin içerdiği çelişkili ruh hali edebiyatın esaslı bir parçası olmuştur mesela. Pazar günleri modern zamanların en sorunlu vaktidir. Zamanlar içinde en üstünde durulası zaman.

Bir yanım, zamanı, içinde yolumu kaybettiğim ve gizli bir düzeni olduğuna inandığım iç içe geçmiş helezonlar dizisi olarak görüp uzak durmaya çalışsa da, bir yanım saate çok bağlıdır. Bildiğimiz saattir bu, sekizi çeyrek geçe, on bire yirmi kala gibi kolayca okuyabildiğimiz saat. Saatsiz kalırsam körleşirim, zamanı bilmek zorundayım sanki, tahmin de edemem üstelik, saate bakmam gerekir. Günde kaç kere saate bakıyorum, bilmem. Ama çok sık baktığımı bilirim.

Bir saatlerin gösterdiği zaman vardır benim için, bir de içimde saatlerin gösterdiğinden daha hızlı akan bir zaman. İçimdeki zamanın herhangi bir birimi yok, sadece hissedebildiğim bir şey bu, tarif etmem imkânsız. Bazen şöyle düşündüğüm olur: saatlerin gösterdiği zamana göre olan ömrüm ile içimde akan zamana göre olan ömrümü kıyaslasam, hangisine göre daha uzun yaşamış olacağım? Bilmiyorum.

Okumayı öğrendiğimden beri, yaşadığım her bir yirmi dört saatin ortak noktası, başkalarına ait olan bir zamanı hayatıma konuk etmemdir. Böyle söyleyince çok karmaşık görünüyor ama, söylediğim çok basit bir şey. Bir biyografi okumuşumdur mesela, başka bir hayattan benim hayatıma bir zaman parçası taşınmış olur ve böylece zaman çoğalır, yani o sözünü ettiğim, gizli bir düzeni olan helezonlar.

Yirmi dört saat dendiğinde beliren katı çerçeve, gün dendiğinde silinir, istenirse karanlık bir hüzünle dolar kelimenin içi.

Bir Erzurum türküsünün dediği gibi:

Bu dağlar kömürdendir

Geçen gün ömürdendir.

Philip Roth romana ömür biçmiş(ti)

 

Image

Tam da bugünlerde romanın/şiirin öleceğine dair periyodik kehanetlerin aksadığını düşünüyordum ki, Philip Roth romana 25 yıl ömür biçmiş. Roth’un yazarlığına sözüm yok, ama kehanetini dayandırdığı temeli açıkçası o kadar da sağlam görmüyorum.

Roman derken bir edebi türü kastediyorsak, internet veya elektronik kitap romanın ölümünü hızlandıran etkenler olamaz. E-kitaplarda da pekâlâ roman okunabilir, okunuyor da. Yakında internette her gün yeni bir bölümü tefrika edilen romanları niye okumayalım?

Sözünü ettiğimiz şey bir edebi tür değil de, nesne olarak kitap ise, çok azalacağı kuşkusuz. Hatta dünyanın her yerinde, ağaç israfından daha fazla anlam ifade etmeyen kitapların çokluğunu düşünecek olursak yararlı olacağı bile söylenebilir.

Ama bence kitap tümden yok olmayacak. İnsanoğlunun nesnelerle binlerce yıldır kurduğu ilişkiyi yabana atmamalı.

Okur sayısının azalması ise sadece romanı değil, bütün edebiyat türlerini ilgilendiren bir sorun. Ray Bradbury’nin romanından François Truffaut’nun sinemaya aktardığı müthiş bilimkurgu Fahrenheit 451’i hatırlayalım. Kitap yasaklanmıştır, itfaiyecilerin işi kitap yakmaktır, ama bir grup insan, gelecek kuşaklara aktarmak için büyük edebiyat yapıtlarını ezberler. Bence sorun romanda değil, insanlığın nitelikli edebiyat ihtiyacında. Zaten Roth’un kehanetinde canımı asıl sıkan şey edebiyattan sadece romanı anlıyor olması.

Öte yandan insanın edebiyat ihtiyacının azaldığı, görsel dünyanın egemenliğini ilan ettiği gerçeğini hala tartışıyor olmak da bana artık gereksiz geliyor. Bence tartışılması gereken, kabuk değiştiren bir dünya üzerinde her türlü sanat yapıtının yeni formlarını nasıl arayıp bulduğu/bulacağı olmalı. Öte yandan söz, dolayısıyla yazı eski ağırlığına kavuşacak bence, ama yeni formlar içinde. Tartışma sırası görüntünün etkisini kaybedip kaybetmediğine gelmeli. Bıktırıcı, usandırıcı, kendi tekrar etmemek için çırpındıkça anlamı kaybeden bir görüntü çağına doğru yol almıyor muyuz? Sinemanın dil arayışlarındaki çeşitlilik, bulduğu her yeni anlatım dilini çok çabuk tüketmesi, görüntüye karşı gelişen duyarsızlaşmaya işaret ediyor olamaz mı? Bir iletişim aracı olarak yararlı işlevlerini bir kenara bırakırsak, internetin kolayca sıkılıp bıktığımız ve giderek nefret geliştirdiğimiz bir oyuncak olacağı da benim kehanetim olsun.

Bu yazı Kasım 2009’da yazıldığına göre romanın ölmesine kaldı 20 yıl.

Bekleyip göreceğiz.

 

 

(Flâneur) Sait Faik

 Image

Sait Faik Abasıyanık (1906-1954)

(Walter Benjamin’in Pasajlar adlı kitabını okuyuşum ile Sait Faik’in öykülerinin kaynaklık ettiği bir senaryoyu yazmam aynı zamana denk geldi. Öykülerin ana dokusunda sağlam bir malzeme oluşturacak bir kavrama ihtiyacım vardı. Bir yerli olmak, -Adalı, İstanbullu veya başka bir yurttan- yeterince ikna edici gelmiyordu bana. Benjamin’in kitabında bir bölümün başlığı da olan Flâneur kavramı Sait Faik’te bulunan iki damar’dan birini daha iyi anlamlandırmamı sağladı.

            Bu kavramı uzun uzun alıntılamak, iyice açmak mümkün. Ama fazla didiklemeye kalkarsam Sait Faik’i anlamaya çalışırken bu kavramın bana armağan ettiği sihri kaybederim diye korkuyorum. Kaybetmek istemem. Çünkü şehir duygusu karşısındaki Sait Faik’i böyle bir sihir yardımıyla derinden hissedebiliyorum. Söz konusu kitabın “Flâneur” başlıklı bölümünden kısa bir alıntı yapmam yeterli olur sanırım, bu alıntı bir anlama yolu olabilir, ne demek istiyor şimdi bu yazı diye soranlar için.

Benjamin diyor ki: “Cadde, Flâneur için konuta dönüşür; sokaktaki adam, kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa, Flâneur de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar. Onun gözünde emaye kaplı parlak firma tabelaları, aşağı yukarı bir burjuva salonundaki yağlıboya tablo gibi bir duvar süsüdür; duvarlar, not defterini dayadığı yazı masasıdır; gazete kulübeleri kitaplıklarıdır; café’lerin balkonları da, işini bitirdikten sonra eğilip sokağa baktığı cumbalardır. Yaşam bu çokyönlülüğüyle, değişikliklerden yana bütün zenginliğiyle ancak kurşunî parke taşlarının arasında ve despotizmin oluşturduğu bir arkadüzlemin önünde göverebilir.”

 

Image

Walter Benjamin (1892-1940)

Zihinde hoş bir hareketlilik yaratmanın ötesinde, insanı adamakıllı da düşündüren bu alıntının ait olduğu kavram, bir yanıyla doğa-deniz insanı olan Sait Faik Abasıyanık’ın şehir duygusu karşısındaki tutumunu anlamamda bana çok yararlı oldu. Belirtmem gerek, Flâneur pasaj dediğimiz, iki yanında dükkânların sıralandığı, girişi ve çıkışı olan, üstü kimi zaman camla kaplı bir yapı türüyle ilişkilendirilen bir kavram, 19. yüzyılda özellikle Paris ruhunun oluşmasında önemli etkileri olmuş, özellikle Baudelaire’in pasajlarla ünsiyeti biliniyor. Pasajlara ait olmaktan çıkarıp, tamamen kendimce daha geniş bir anlam çerçevesine oturttuğum Flâneur kavramı sayesinde iki Sait Faik’ten birini arka sokaklarda, gecelerin içinde, yoksul ve çileli ama daima umutlu insanların arasında daha aydınlık gördüm.

Bana öyle geldi ki Sait Faik’in içinde kökü bu topraklara bağlı, aslen buralı bir Flâneur var. Onun doğa-deniz adamı olan, kimliğini neredeyse Burgaz Adası’yla özdeşleştiren yanını bu yazının dışında bırakacağım. Ama bırakmadan önce, şöyle bir cümle kursam hiç de yanlış olmaz gibi geliyor bana:

Onun gözünde adanın ağaçları arasından bir an görünen deniz bile bir burjuva salonundaki yağlıboya tablolardan daha değerlidir; ağaç gövdeleri not defterini dayadığı yazı masasıdır; balıkçıların yüzlerinden okunan hüzün ve çile kitaplıklarıdır; mahalle kahvesinde oturduğu köşe, yazma işini bitirdikten sonra arkasına yaslanıp hayata baktığı penceredir. Yaşam burada başka türlü bir çokyönlülük taşır. “Bugün yüz vermez bir baba gibidir” dediği denizin oluşturduğu bu arkadüzlemde hayat “Haritada Bir Nokta” öyküsünde olduğu gibi kimi zaman gaddar, kimi zaman çıldırtıcıdır ve Sait Faik bunu şöyle açıklar: “Yazmasam deli olacaktım.”

Evet, bence iki Sait Faik vardır ve biri benim gözümde Beyoğlu’ndan çıkıp öykülerine giren ve oraya dönen bir Flâneur’dür. Bu iddiamın bilimsel, bilgisel, eleştirel altyapısını oluşturmuş olduğumu söyleyecek değilim. Ben sadece birçok öyküsünde kendisi ile metnindeki anlatıcı arasında sarsıcı bir geçişlilik sağlayan, kimi zaman kendisi kimi zaman anlatıcı, –örneğin Ahmet– olan Sait Faik’i daha iyi anlamak için çaba gösteren bir okurum, her türlü kavramı işime yarayacaksa gerektiğinde dönüştürerek (buna çarpıtarak da diyebilirsiniz) kullanırım.

Ama yine de büsbütün boş bir şey söylemiş olmaktan korkarım, bu nedenle kavramın içeriğini kendime göre zenginleştirerek açıklamaya gayret etmeliyim. Çok basitleştirerek, şehrin sokaklarında kendini evinde gibi hisseden adam dersek Flâneur için, Sait Faik Abasıyanık’ın Beyoğlu’nda geçen öykülerine baktığımızda bir Flâneur görmez miyiz?

O, İstanbul’un herhangi bir yerinde, Beyoğlu’nun bütün arka sokaklarında, Haliç’in girinti çıkıntılarında, Tarlabaşı’nda, Dolapdere’de, Şişli’de, Şişli’nin arkalarında, Feriköy’de, Beşiktaş’ta, Menekşeli vadilerin adı olan Mecidiyeköy’de, kısacası bu şehrin Flâneur’ünün rahat edebileceği ne kadar sokak varsa hepsinde, kendi evinin yatak odasındaymışçasına rahat ve güvenle dolaşır.

Tıpkı bir Flâneur’ün bina cepheleri arasında kendini evinde hissetmesi gibi, o da sokaklarda apartmanlardan dairelere, kiliselerden işhanlarına kadar türlü türlü yapının arasında dolaşırken basık, kirli, yoksul dairelerden; yüzleri kararmış, eklemleri kağşamış ahşap evlerden; bir sokağın ucunda karşısına çıkıveren bir harabeden, sur diplerinden, parkların ücra köşelerinden, gecekondulardan, terkedilmiş konaklardan gelen yoksulluk seslerini duyar. Ama bu yoksulluk seslerinde her şeye rağmen bir yaşama sevinci ve arzusu, hayat dolu bir hal bulunur.

Acı bir yoksulluğun yüzlerde yarattığı izler ona/anlatıcısına plajdaki aynayı kırdırır.

Şehrin kahvehanelerinde, birahanelerinde, muhallebicilerinde ve meyhanelerinde otururken herhangi bir yabancılık ve yalnızlık duygusu hissetmez. Onun için şehrin tüm insanları, bacakları olmayan dilenciden film Hayri’ye, ayakkabı boyacısından cümbüşçü Stelyo’ya, Eleni’den Katina’ya, Yorgiya’dan Yüzüklü Adam’a, kabadayılardan fahişelere kadar herkes onun ‘yalnızlık kırıcıları’dır.

“Haritada Bir Nokta” öyküsüne bakılacak olursa kötülükten yılmıştır. Ama kötülük; onun cebinde yaşayan dostlarından, lüzumsuz adamlarından, truplara girip Anadolu’ya giden ünsüz ve huysuz tiyatrocularından, şehrin büyük ve görkemli görüntüsünün altında kaybolan küçük dünyaların ilelebet ezilen, yorulan, yaşamak için mücadele etmek zorunda olan insanlarından değil, başka yerlerden gelir: paranın söz sahibi olduğu bir âlemin majör aktörlerinden.

Sait Faik Abasıyanık bu şehrin hakiki Flâneur’üdür kanımca, bir evden bir eve, bir meyhaneden bir meyhaneye, bir pencereden bir pencereye, bir kederden bir kedere, bir umuttan bir umuda, çalışkan bir örümcek gibi sabırla bir ağ örmüştür, ördüğü bu ağın hem sahibi hem işçisidir.

Kendi adıma söyleyebilirim: bu şehri (İstanbul), şehir duygusunu onunla daha iyi anladım. Ben de Flâneur’lere özenerek, –nerde bende Flâneur olacak yürek… ancak kendi dört duvarımın penceresinden bakabilirim şehre ve Flâneur’lere– hiçbir özelliği yokmuş gibi görünen hazin sokaklarda dolaşıyorum.

Bir Flâneur gibi olmasa da bir Flâneur sempatizanı olarak dolaşırken Sait Faik’in yazdığı tüm karakterler bir zaman tünelinden geçerek çevremi dolduruyorlar çoğu zaman. Bunu yapabildiklerine göre o metinlerde müthiş sahici bir şey var.

Akşamın olmasıyla aydınlanan pencerelerde gördüğüm her şeyin bir hikâyesi olduğunu, hayatın kimi zaman kederli molalar gerektiren bir şenliğe benzediğini ondan öğrendim.

Pavyonda çalışan Seher ile evini terkeden Manav Bayram’ın aşkını bu kadar iyi yazmış birinin şehrin sokaklarına ait olması gerekir.

 

2006